Logo

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Amblem
ANA SAYFAYARDIMGİRİŞ YAPKAYIT DUYURULAR MEAL DİNLE KUR'AN DİNLE
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
19 Aralık 2014, 11:19:48 ÖÖ
Duyurular:
Sayfa: 1 [2] 3 4 5   Aşağı Git Yanıtla    Anket ekle
Ölüler için kuran okunur mi?  (Okunma Sayısı 22725 defa)
Full Member
***

Mesaj Sayısı: 195


Kaya Kardeşim, daha önce bütün bu meselelere ve iftiralara cevap verildi...İnsan bilmediği ve eli yetişmediği şeye düşman olur. Siz de Risale-i Nur'u bilmediğiniz için kulaktan dolma bilgilerle, gerçeği araştırmadan ve söylenen sözlerin öncesine ve sonrasına ve makamına bakmadan ne yazık ki böyle yanlışlara ve iftiralara kurban gidiyorsunuz. İddia eettiğiniz şeylere cevap vermek için yüzlerce sayfa yazı yazmam gerekir. Fakat, ben çok kısa cevap verip, teferruatını Risale- Nura havale edeceğim. Öncelikle "Risale-i Nur Kur'anın kendisidir" cümlesi bir iftiradır. Böyle bir şey iddia edilmez. Fakat Risale-i Nur, Kur'anın tefsiridir. Kur'an hazinesinin cevherlerini insanlara gösteren bir eserdir. Risale-i Nurda bu hakikat şöyle cümlelerle izah edilir:

Yazılan bütün otuzüç aded Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir.
Sözler ( 653 )

Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız birtek cevherini göstereceğiz.
Sözler ( 351 )

Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz..
sözler (535)

Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir.
Sözler ( 547 )

Şu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskal zerre miktarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder.
Sözler ( 547 )

Bu mektub, mühim bir ilâç olup, dört âyetin hazinesinden dört küçük cevherine işaret eder.)
Mektubat ( 39 )

Şu âyet-i celilenin şecere-i nuraniyesinin çok hakikatlarından bir hakikatının beş dalına işaret ederiz
Sözler ( 332 )

Bu cümlelerden anlıyoruz ki, Kur’an bitmez tükenmez bir hakikatler hazinesidir. Risale-i Nur ise, bu hazinenin bazı cevherlerini gösteriyor.

Alıntı
Risale-i Nur, Said-i Nursi ‘ye ait kitaplar koleksiyonuna verilen isimdir. Said-i Nursi, bu kitaplarda Risale-i Nur ‘dan övgüyle söz eder. Ona göre kimse, bu kitaplara itiraz edememiştir. Herkes bu kitapların büyüklüğünü ve yüceliğini kabul etmiştir. Kur’an ‘ı büyük bir kitap olarak görmekle beraber, Risale-i Nuru daha fazla değerli bulur. Risale-i Nur ‘u okuyanların, devamlı okuyup yazanların doğruyu bulacaklarını, okumazlarsa gaflet içinde kalacaklarını dile getirir.

Risale-i Nur, Kur'anın tefsiridir. Risale-i Nurdaki hakikatler Kur'anın malıdır. Kur'an ve iman hakikatlerini medhetmek ne zamandan beri suç olmuştur. Tam tersine iman ve Kur'an hakikatlerini medhetmek Kur'an hesabına geçer. Risale-i Nur, Kur'an hakikatlerinin manevi bir tercümesi olduğu için ve o hakikatleri tahkiki bir surette tebliğ ettiği için, imanı tahkiki yapmanın en kolay yolu Risale-i Nurdadır.

Alıntı
Said-i Nursi, kendi kitabına kanıt olarak, kendisinin ve yandaşlarının rüyalarını gösterir. Söylediğine göre, bu rüyalarda özellikle Hz. Ali ve Gavs-ı Azam dediği, Nakşibendi ve Kadirî tarikatı şeyhi Abdulkadir Geylani, rüyasında bu kitapların yüzde yüz doğru olduğunu söylediklerini dile getirir. Hz.Ali ve Nakşibendi tarikatına yakınlığından sık sık söz edilir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi-16,21-26) (Mektubat 347) (Sikke-i Tasdik-i Gaybî 131,132) (Tarihçe sh.492) (Tarihçe-i Hayat 120) (Lemalar 235)

Risale-i Nurun hakkaniyetine delil bizzat kendisidir. Çünkü, iman hakikatleri bir insanın aklının tek başına ihata edemeyeceği ve kavrayamayacağı kadar ulvi ve geniş ve derindir. Bu iman hakikatleri ancak ve ancak Kur'anın mucizane beyanıyla ve temsilleriyle kolaylaştırılarak akla yanaştırılıp, ihata edilebilir. Yani, bu yüksek ve geniş ve derin iman esaslarını Kur'an insanların anlayacağı bir tarzda izah etmiştir. Risale-i Nur ise, Kur'anın bu hakiaktlerini tercüme etmiştir. Yani, madem bu hakikatler bir insanın şahsi zekası ve fikri ile halledilmeyecek derecede yüksek ve geniştir. Madem Risale-i Nur, bu iman hakikatlerini tam bir vuzuh ve tahkik ile tahkiki bir tarzda ders veriyor. Elbette bu vaziyet kesin ve şüphesiz bir tarzda ispat eder ki, Risale-i Nurun üstadı rehberi Kur'andır. Bununla beraber, Risale-i Nur talebelerinin şevklerini attırmak için, içinde Muhammed aleyhisselamın bulunduğu Risale-i Nur ile ilgili bir kısım rüyalar Risale-i Nurda zikredilmiştir. Fakat, burada dikkat edilmesi gereken şey, biz Risale-i Nuru iman ve Kur'an namına okuyoruz ve istifade ediyoruz. Yani, Risale-i Nura bizi celbeden ve cezbeden ve hayran bırakan içindeki iman ve Kur'an hakikatleridir. Eğer, Bediüzzaman Kur'an hakikatlerini değil de, kendi felsefesini yazsaydı ve  "ben rüyamda peygamberimizi gördüm, filan kitabın çok mübarek ve çok yüksek olduğunu söyledi" deseydi, biz böyle bir kitabın yüzüne bile bakmazdık.

Alıntı
Peygamberden rüyada izin aldığını, hadis kitaplarında ve Kur’an ‘da Risale-i Nur kitaplarına dair işaretler bulunduğunu söyler. Kur’an ‘da, Risale-i Nur kitaplarından bahseden ayetler varmış. (Şualar 706)

Öncelikle, "peygamberden izin aldığı" cümlesi iftiradır. İkinci olarak, Kur'an Risale-i Nura elbette işaret ediyor. Fakat, şu makamda:Kur'anın her bir ayetinin sarih manasının altında işari ve remzi manalar var. Bu işari ve remzi manalar ise küllidir. Her asırda yüzlerce ferdleri bulunabilir. İşte Risale-i Nur bu işari manaların külliyetinde bir ferddir.

Evet, "ve la ratbin ve la yabisin illa fi kitabin mübin" sırrıyla yaş ve kuru her şey derecesine göre içinde bulunan olan Kur'an gibi bir kitapta, "Alahü Ekber" demenin bile yasak olduğu ve insanları mukaddesatına ve hatta kıyafetine müdahele edildiği ve bir tek dini eserin bile neşredilmesine izin verilmediği bir fecaat devrinde, Risale-i Nur gibi, insanların imanlarını kurtaran ve muhafaza eden ve taklidden tahkika çeviren ve ehl-i dalaletin ve zındıkanın dehşetli planlarını bozan bir nuruna işaret etmesi elbette Kur'anın şanına layıktır ve mucizeliğine yakışıyor.

Elhasıl, madem Kur'anda herşey derecesine göre vardır ve Risale-i Nur, Kur'anın bu işaretine layıktır. Öyle ise, bütün zamanları ve mekanları bir anda görüp ihata eden bir zatın kelamı olan Kur'anın Risale-i Nur gibi ehemmiyetli bir hadiseye işaret etmemesi düşünülemez ve akıldan uzaktır.  

Alıntı
Risale-i Nur kitapları bir çeşit tanrı(ilah) gibidir: Onların insanları ve canlıları koruduğuna, gerekirse zarar verdiğine inanır ve bu  konuda yüzlerce örnek verir. (Barla Lâhikası 166) (Emirdağ Lâhikası-1 162)

Öncelikle, Risale-i Nur, tevhidin mertebelerini öyle bir tarzda beyan ediyor ki, onun fevkınde bir beyan gösterilemez. İkinci olarak, madem sizin iddianıza göre "insanı her koruyan ve kurtaran" ilahtır. Öyle ise, yine sizin iddianıza göre itifaiyecilerin her bir ilah olur(haşa)..Bu söylediğiniz sözler tevhidi bilmemekten ve ihata edememekten ve sebepler dairesi ile itikad dairesini birbirine karıştırmaktan kaynaklanıyor.

Alıntı
Said-i Nursi ‘ye göre, insanlık; dinsizlik, imansızlık, zındıklık ve masonluk ve komünistlik batağındadır. Tüm mücadelesi bunlara karşıdır. O yüzden Allah ‘ın varlığını ispatlama yoluna gider. Tesadüfün olmadığını anlatmaya çalışır. Örnekler verir. Ama kitaplarında, kendisini ve kitaplarını övmekten başka kaydadeğer yeni bir şey göze çarpmaz. Edebiyatı iyi değildir. Ağdalı, aristokrat ve saray çevresinin kullandığı; kendisini elit göstermek isteyenlerin dilini kullanır. Arapça ve Farsça terkiplerin yoğunluğu yüzünden, Türkçe ‘nin neredeyse hiç kullanılmadığı, anlaşılmaz bir yazın türüne dönüşmüştür. (Emirdağ Lâhikası-2 24,29) (Emirdağ Lâhikası-1 233) (Sözler 759) (Tarihçe-i Hayat 27)

Risale-i Nur, Kur'anın en fazla ve ehemmiyetle ve teferruatla ve bürhan ve delillerle ders verdiği Tevhid, haşir, nübüvvet, adalet ve ibadet gibi iman esaslarını en inatçı bir zındığı ilzam edecek derecede tahkiki olarak ders verir. Risale-i Nur binlerce sayfada bu esaslardan bahseder. Bu sebeple "kitaplarında, kendisini ve kitaplarını övmekten başka kaydadeğer yeni bir şey göze çarpmaz." cümlesi tam bir iftira ve hezeyandır. Madem "Risale-i Nurda kaydadeğer bir şey yoktur" diye bir iddianız var. Hodri meydan..Daha önce yaptığım davetimi tekrarlıyorum. İman ve Kur'an hakikatlerini Risale-i Nurdan daha vazıh ve tahkiki ve ikna edici bir şekilde ihata edip, iman hakikatleri ile ilgili kafama gelen sorulara cevap verirseniz, bu söylediğinizi kabul edeceğim. Yani, beni kafasında sorular buluan  ve taklidi değil, tahkiki isteyen bir lise veya ortaokul talebesi kabul edin ve iman esaslarını bana anlatın ve sorularıma cevap verin. Var mısınız..

Ayrıca, daha önce de söylediğim gibi, iman ve Kur'an hakikatlerini tahkiki olarak, Risale-i Nurdan daha açık ve daha anlaşılır ve daha ikna edici ders veren (tercüme dediğiniz eser dahil) bir eser veya kimse gösterirseniz, ben Risale-i Nuru bırakıp, onu okuyacağım. (bu cümle ile de Risale-i Nur anlaşılmıyor diyenlerin de bu iddialarını çürütmüş oluyoruz)


Alıntı
Said-i Nursi, gündemi takip etmediği için yeniliklerden uzaktır. Ona göre dünyada; vaktini geçirdiği medrese eğitimi, buranın gündeminde olan tartışmalar ve bu dönemde okudğu tarikat kitapları vardır. Ne Kur’an ‘ı tanır ve bilir, ne de halkı... Halktan uzak bir gündemi vardır. Kitaplarını halkın anlayabileceği dilde yazmamıştır. Böylelikle eserlerini daha gizemli hale getirmiştir. Halktan bir çoğu da anlamadığı şeylere daha çok inanır olmuştur. (Tarihçe-i Hayat 624)

Kur'anı ve halkı tanımaması ve bilmemesine cevap yine Risale-i Nurun kendisidir. Risale-i Nuru 6 yaşındaki bir çocuk bile anlıyor. İman ve Kur'an hakikatlerini tahkiki olarak tercüme eden Risale-i Nurdan daha açık ve anlaşılır bir eser yoktur. Risale-i Nurda iman ve Kur'an esasları öyle bir tarzda tefsir ediliyor ki, hiç bir insanın fikri tek başına o ihataya yetişemez. Ancak Kur'anı hakiki rehber yapan biri o tahkikatı ve izahatı ve ispatı yapabilir. Madem, Said Nursi (haşa) Kur'anı bilmiyor. Öyle ise, Kaya kardeşim, size iman esaslarından bir mesele açayım ve bu mesele hakkında aklıma gelen soruları sorayım. Siz de, Kur'anı en iyi bildiğiniz bir kimseye bu konuyu danışın ve benim sorduğum soruları sorun. Eğer bu Kur'an ve iman hakikatini Risale-i Nurdan daha vazıh ve ikna edici bir tarzda ihata ederse ve sorularıma daha güzel cevap verirse, "Said Nursi Kur'anı bilmiyor"  iddiasını kabul ederiz. Yoksa, böyle kulaktan dolma iftiralar sadece ahirette mesuliyetinizi arttırır. Çünkü, bilmediğiniz bir şey hakkında konuşuyorsunuz.

Elhasıl, burda sizin şahsınıza yaptığım bu davetim, bütün kardeşlerim için geçerlidir. İMAN VE KUR'AN HAKİKATLERİNİ RİSALE-İ NUR'DAN DAHA AÇIK, DAHA ANLAŞILIR VE DAH İKNA EDİCİ BİR KİMSE VEYA BİR ESER (TERCÜME DEDİĞİNİZ ESERLER DAHİL) BANA GÖSTERİRSENİZ, BEN RİSALE-İ NURU BIRAKIP O ESERİ OKUYACAĞIM. Daha bu davetten sonra "sizler körü körüne, anlamadan, taklidi olarak Risale-i Nur okuyorsunuz" iddiaları çöpe gitmiş oluyor. Çünkü, bir şeye körü körüne bağlanan bir kimse bu daveti yapamaz.

Alıntı
Kur’an ‘dan verdiği ayetler, Kur’an ‘ın anlaşılması için değil, kendi fikir ve kitaplarını doğrulamak içindir. Bunu, ayetlerdeki sözcüklerin Ebced(Arapça harflerin sayısal) değerini bulup, -kendisi buna cifirce sayma der- bu değerin, Said-i Nursi veya Risale-i Nur sözcükleriyle uyuşup uyuşmadığını ispatlamak için örnekler getirmesinden anlıyoruz. Açıklamaya veya anlatmaya çalıştığı ayet sayısı oldukça azdır. Çoğu, eserini süslemek ve kendi planları için kullanılmıştır. Ayrıca eserlerinde fikir adına ortaya attığı dinsizlik veya imansızlık batağını kurutmak için beyin zorlamalarıyla örneklemeler ve bunları güçlendirmek için ayetler getirir. (Sikke-i Tasdîk-i Gaybî 59,54) (Şualar-6 186) (Kastamonu Lâhikası 206) (Şualar 692)
Daha önce dediğim gibi, insan bilmediği ve eli yetişmediği şeye düşman olur. Bu söylediğiniz cümleler de, Risale-i Nur hakkındaki cahilliğinizden kaynaklanıyor. Çünkü, Risale-i Nur, Kur'anın binlerce ayetinde ders verdiği tevhid, haşir, nübüvvet, adalet ve ibadet ile ilgili ayetlerin manevi bir tercümanıdır. Ebced ile ilgili kısım ise Risale-i Nurda yaklaşık altıbin sayfadan sadece 20-30 sayfadır. O da koca SÖZLER de yok, MEKTUBAT da yok, LEM'ALAR da yok, 800 sayfalık ŞUALAR'ın en sonunda Risale-i Nuru bilen ve kıymetini idrak eden talebelere mahsus mahrem bir şekilde neşredilmiş. Risale-i Nur, iman ve Kur'an hakikatlerinin manevi bir tercümesi olduğundan ve aklı, kalbi ve hatta nefsi tam ikna edip doyurduğundan süslüdür, onun ayrıca süslenmesine ihtiyacı yoktur. Eğer Said Nursi Kur'an hakikatlerini değil de kendi felsefesi ile bir şey yazsaydı ve "bu kitaba Kur'an işaret ediyor" deseydi, elbette biz bu eserin yüzüne bile bakmazdık. Fakat, Risale-i Nuru okuduktan ve tattıktan sonra, böyle bir esere Kur'an gibi bir kitabın işaret etmemesini akıldan uzak görüyoruz.

Elhasıl, "Risale-i Nurda tefsir edilen ayet sayısı azdır" diyen birinin Risale-i Nurdan ne kadar uzak olduğu çok açık olarak görülüyor. Çünkü, sadece bir ONUNCU SÖZ bile yüzlerce ayetin tefsiridir.

Alıntı
Risale-i Nur kitaplarında, Allah ‘tan çok Said-i Nursi, Kur’an ‘dan çok Risale-i Nur kitapları övülmüştür veya sık sık bunlardan övgüyle söz edilmiştir. Said-i Nursi, yüceliğini Hz. Ali ile Gavs-ı Azam ‘ın gaybî işaretleriyle aldığını yazmıştır. Risale-i Nur ‘da, Risale-i Nur ‘u okumayanlar cahil diye nitelendirilmiştir. Adeta Hz. Ali ‘yi kendisine Allah ‘tan vahiy getiren bir vahiy meleği gibi ima etmiştir.(Sikke-i Tasdîk-i Gaybî-116-126) (Sikke-i Tasdik-i Gaybî 12)

Böyle bir iftiraya karşı ancak "el'iyazü billah" denir.  Risale-i Nurdan daha fazla Allahtan, peygamberden, Kur'andan bahseden ve Allahı isim ve sıfatlarıyla tanıtan ve nübüvet hakikatini ders veren ve Kur'anın insanlara nasıl her vakit hidayet kaynağı olduğunu ve Kur'anın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş olduğunu ve Kur'anın ayetlerindeki mananın camiiyyetini ve Kur'an ayetlerinin mucize derecesindeki icaz ve belağatını Risale-i Nurdan daha tahkiki ve daha vazıh ders veren bir eser görülmemiştir.

Ayrıca, Said Nursi, hiç bir zaman kendini medhetmemiş, kendisinin Risale-i Nur gibi muhteşem bir esere ve bir nimete sahip çıkamayacak kadar adi, kusurlu olduğunu Risale-i Nurda defalarca söylemiştir. Fakat, Risale-i Nur Kur'an hakikatlerinin manevi bir tercümesi olduğu için elbette Risale-i Nuru Kur'an hesabına medhetmiş ve Risale-i Nurdaki hakikatler Kur'anın malı olduğu ve Risale-i Nurdaki meziyetler Kur'andan geldiği için, Risale-i Nura hayran olanların kendisi gibi bir müflise değil, Kur'ana hayran olması gerektiğini tekrar tekrar izah etmiştir. Eğer Said Nursi Risale-i Nur gibi harika ve muhteşem ve akılları hayrette bırakacak derecede ulvi bir eserin Allahın bir ihsanı ve Kur'andan ilham edilmiş manalar olduğunu değil, Risale-i Nurun kendi hüneri ve eseri olduğunu iddia etseydi, işte o zaman tam bir küfran-ı nimet olurdu. Fakat, Risale-i Nurda defalarca izah edildiği gibi, "Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur'aniyenin lemaatındandır. Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Derd benimdir, deva Kur'anındır." demiştir. Yani, Said Nursinin tek hissesi ihtiyacını tam hisserek ve tazarru ve niyaz ile Kur'ana muhatap olmaktır.

Elhasıl,
Bunun bu iftira ve isnad ve hatasından el’iyazü billah derim. Böyle hiç kimsenin hatırına gelmeyen ve bizi bilen hiç kimseyi kandırmayan isnadları, elbette kanun, siyaset ve idarenin haricinde bunda dehşetli bir mana hükmediyor ki; şeytanın da kimseyi inandıramadığı iftirayı ediyor.
Şualar ( 415 )



-------------------------
« Son Düzenleme: 01 Mayıs 2012, 02:02:51 ÖS Gönderen: merhamet »
   

Sr. Member
****

Mesaj Sayısı: 474


acikladiginiz icin saolun kardesim ama yazdiginiz cevaplara yine bir okadar soru sorulabilinir.. ben bunlari gecip sadece bir kac soru sormak istiyorum müsadenizle...

size göre Tefsir nedemek ?
bana göre ------> aciklayan, kapaliligi gideren, vs....

11 - Hud
1, 2.    Elif Lâm Râ. Bu Kur'an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. (De ki:) "Şüphesiz ben size O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."



bu ayette Allah (c.c) bizlere nedemek istedigini anladiniz mi ? yoksa tefsire mi ihtiyacimiz var ?

Alıntı
size göre Tefsir nedemek ?
bana göre ------> aciklayan, kapaliligi gideren, vs....

sizce hud (1.2ayetleri) suresi aynen dedigim gibi tefsir kelimesinin anlamini kapsamiyormu ?
zaten Allah (c.c) tarafindan tefsir(aciklanmis) edilmis ayetlerin daha neresini tefsir etmeye calisiyoruz ?
peki bu dediklerimi aklinizdan bir gecirirseniz, risale nur'u kurani kerimi anlamak icin yada onun yerine okumak, sizce nekadar dogru olabilir ??



3 - Al-i İmran
7.    O, sana Kitab'ı indirendir. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihdir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, "Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır" derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.


Muhkem ve Mütesabih Denilen Ayetler Ne Demektir?

Kisaca söyle diyebiliriz: Muhkem ayetler anlami apacik anlasilan ayetlerdir. ‘Namaz kiliniz’ gibi. Mütesabih ayetler ise birkac anlama acik, yorumlanabilir ayetlerdir.
Al-i imran ayetine göre yorum yapilmamasi daha uygun görülmüstür cünkü her kafadan bir ses ciktigi gibi herkesin yorumu bi okadarda degisik olabilir.."Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir"
Hurufu mukattalar, Hz. Meryem’e ruh’un üfürülmesi, Allah’in yerin ve göklerin nuru olması gibi ayetler bu ayetlerden sayilabilir. Ali İmran 7. ayeti bu olayi anlatir. Diger deyimle muhkem ayetler, kendisiyle amel edilmesi gereken; mütesabih ise kendisine oldugu gibi iman edilmesi gereken ayetlerdir. Cünkü bunlarin gercek manasini ancak Allah (c.c) bilir.

Alıntı
"Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler."

bana cevap vermek istiyorsaniz bunu lütfen risale nurlardan alinti yaparak yapmayin..
cünkü benim icin risale nurda kurani anlamak degil kurani anlamamak ön plane geliyor..
misal: almanca konusan birisiyle fransizca konusmak gibi birsey..

son sorum sizin neyapmak istediginize hala anlam veremedim, bizleri sizlere göre olan yanlislardan kurtarmak mi amaciniz?? yoksa sadece risale nuru savunmak mi ??


kusura bakmayin lütfen türkcem iyi degil..

dua ile

Kaya









-------------------------

-------------------------
[A’raf Suresi] 3. Rabbinizden size indirilene Kur’an’a uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
   

Yeni Üye
*

Mesaj Sayısı: 2


Bende cevap hatta yorum bile yazmak istemiyorum amacı belli zaten.


-------------------------
   
Full Member
***

Mesaj Sayısı: 195


acikladiginiz icin saolun kardesim ama yazdiginiz cevaplara yine bir okadar soru sorulabilinir.. ben bunlari gecip sadece bir kac soru sormak istiyorum müsadenizle...

size göre Tefsir nedemek ?
bana göre ------> aciklayan, kapaliligi gideren, vs....

11 - Hud
1, 2.    Elif Lâm Râ. Bu Kur'an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. (De ki:) "Şüphesiz ben size O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."



bu ayette Allah (c.c) bizlere nedemek istedigini anladiniz mi ? yoksa tefsire mi ihtiyacimiz var ?

Alıntı
size göre Tefsir nedemek ?
bana göre ------> aciklayan, kapaliligi gideren, vs....

sizce hud (1.2ayetleri) suresi aynen dedigim gibi tefsir kelimesinin anlamini kapsamiyormu ?
zaten Allah (c.c) tarafindan tefsir(aciklanmis) edilmis ayetlerin daha neresini tefsir etmeye calisiyoruz ?
peki bu dediklerimi aklinizdan bir gecirirseniz, risale nur'u kurani kerimi anlamak icin yada onun yerine okumak, sizce nekadar dogru olabilir ??



3 - Al-i İmran
7.    O, sana Kitab'ı indirendir. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihdir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, "Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır" derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.


Muhkem ve Mütesabih Denilen Ayetler Ne Demektir?

Kisaca söyle diyebiliriz: Muhkem ayetler anlami apacik anlasilan ayetlerdir. ‘Namaz kiliniz’ gibi. Mütesabih ayetler ise birkac anlama acik, yorumlanabilir ayetlerdir.
Al-i imran ayetine göre yorum yapilmamasi daha uygun görülmüstür cünkü her kafadan bir ses ciktigi gibi herkesin yorumu bi okadarda degisik olabilir.."Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir"
Hurufu mukattalar, Hz. Meryem’e ruh’un üfürülmesi, Allah’in yerin ve göklerin nuru olması gibi ayetler bu ayetlerden sayilabilir. Ali İmran 7. ayeti bu olayi anlatir. Diger deyimle muhkem ayetler, kendisiyle amel edilmesi gereken; mütesabih ise kendisine oldugu gibi iman edilmesi gereken ayetlerdir. Cünkü bunlarin gercek manasini ancak Allah (c.c) bilir.

Alıntı
"Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler."

bana cevap vermek istiyorsaniz bunu lütfen risale nurlardan alinti yaparak yapmayin..
cünkü benim icin risale nurda kurani anlamak degil kurani anlamamak ön plane geliyor..
misal: almanca konusan birisiyle fransizca konusmak gibi birsey..

son sorum sizin neyapmak istediginize hala anlam veremedim, bizleri sizlere göre olan yanlislardan kurtarmak mi amaciniz?? yoksa sadece risale nuru savunmak mi ??


kusura bakmayin lütfen türkcem iyi degil..

dua ile

Kaya


Kaya Kardeşim,

Öncelikle, madem iddialarınız Risale-i Nur hakkındadır. Yani, muhatap burada Risale-i Nurdur. Elbette cevab hakkı yine Risale-i Nur'un olur. Elbette iddialara Risale-i Nur nasıl cevap veriyor, kendini nasıl savunuyor, bu konu Risale-i Nurda nasıl izah ediliyor..vs..bunları aktarmamız lazımdır. Çünkü, burada konu Risale-i Nur..cevap verecek olan da yine Risale-i Nurun kendisi..

İkinci olarak, tefsir, Kur'andaki manaları tercüme eden eserlerdir. Yani, daha önce dediğim gibi zaten Kur'an en ulvi ve derin ve geniş manaları icaz ve belağatıyla kolaylaştırıp, insanların aklına yanaştırıyor. Risale-i Nur ise, Kur'anın bu hakikatlerinin manevi bir tercümesidir. Kur'andaki bu hakikatleri insanlara tebliğ ediyor. Yani, sizin zannettiğiniz gibi, Kur'an Risale-i Nur'a muhtaç değil..Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'anın hakikatlerini safi olarak ders veriyor. Zihni cüzi, şuuru kısa ve fikri müşevveş bazı insanların Kur'andan anladığı çok kısa ve noksan ve bazen hatalı mana olan "tercüme" yi Kur'anın kendisi zannetmek ve Kur'anın manalarını daha geniş ve tahkiki ve hakiki olarak ders veren eserleri ise, müellifin kendi fikrileri olduğunu düşünmek çok büyük bir hatadır. "tercüme" dediğiniz eserler iman hakikatleri hususunda benim her ihtiyacımı karşılamıyor..Fakat Risale-i Nur iman ve Kur'an esasları hakkındaki her ihtiyacıma kafi geliyor. DEMEK Kİ KUR'AN HAKİKATLERİNİN HAKİKİ TERCÜMESİ RİSALE-İ NURDUR.

Daha önce bunun ispatını yapmıştım. Bunu tecrübe etmek(denemek) çok kolay..Kur'anın en muhkem ve hiç bir mü'minin inkar etmediği iman esaslarından bahis açalım. Hangi eserden daha fazla istifade ediyorsak ve hangi eser bize o iman hakikatini tam bir ihata ile ve tahkiki olarak ders verip, o iman esasları ile ilgili soruları en ikna edici bir tarzda cevap veriyorsa ondan istifade edelim. Eğer tercüme benim bu ihtiyaçlarıma cevap verirse tercüme okuyalım. Yok eğer Risale-i Nur bu ihtiyaçlarıma cevap verirse Risale-i Nur okuyalım. İman hakikatleri insan aklının tek başına kavrayamayacağı ve ihata edemeyeceği kadar ulvi, geniş ve derindir. Bu iman hakikatlerini Kur'an-ı Hakim belağat ve icazı ile bir derece insanın aklına yanaştırmıştır. Öyle ise, bir kimse bu iman hakikatlerini tam bir vuzuh ve tahkik ile ihata ediyorsa ve o iman hakikatlerini en inatçı dinsizi susturacak derecede ders veriyorsa, bu kimsenin üstadı ve rehberi yalnızca Kur'andır. İşte madem "tercüme" dediğiniz eserler bu iman hakikatlerini tam olarak ihata edemiyor ve benim her ihtiyacımı karşılamıyor ve madem bu iman ve Kur'an hakikatlerini Risale-i Nur ihata edip ders veriyor. Öyle ise, ben niçin Risale-i Nur gibi Kur'an tefsirini bırakıp, tercüme denen noksan, kısa ve taklidi bir eser ile vakit kaybedeyim ki..

Elhasıl, ben Bediüzzaman Said Nursi isimli bir İslam aliminin Risale-i Nur isimli Kur'an derslerini okuyorum. Siz ise, diyanetin vs..Kur'an derslerini okuyorsunuz. Bu sebeple "Ben Kur'andan istifade ediyorum, sen etmiyorsun" gibi manasız sözleri bırakmak gerekir.


-------------------------
« Son Düzenleme: 01 Mayıs 2012, 11:56:00 ÖÖ Gönderen: merhamet »
   

Sr. Member
****

Mesaj Sayısı: 474


Alıntı
DEMEK Kİ KUR'AN HAKİKATLERİNİN HAKİKİ TERCÜMESİ RİSALE-İ NURDUR.

Kardesim kendinizce birseyler anlatiyorsunuz ve ardindan kendinize hak veriyorsunuz.. aynen üstadinizin yaptigi gibi...
ben bu konuda size uzagim... o yüzden yanlis bildigim yolda, herkesle yürüyecegime.. dogru bildigim yolda, tek basimna yürürüm daha iyi......
Allah'a emanet olun..

dua ile


-------------------------
« Son Düzenleme: 02 Mayıs 2012, 10:37:35 ÖS Gönderen: Kaya »

-------------------------
[A’raf Suresi] 3. Rabbinizden size indirilene Kur’an’a uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
   
Full Member
***

Mesaj Sayısı: 195


Kaya kardeşim,

"demek ki" cümlesi kendinden önceki cümlelerden çıkan sonuçtur. Yani, "demek ki" kelimesi bir ispatın sonucunda söylenir. Ben size, "bunu Bediüzzaman söylüyor ve ben söyüyorum öyle ise kabul etmek mecburiyetindesiniz" demiyorum. Akli ve mantıki deliller söyledikten sonra "demek ki" diyorum. "demek ki" kelimesiyle başlayan cümleden önce ve sonraki yazılar, bu "demek ki" kelimesinin izah ve ispatıdır. Hele hele "ben iman ve Kur'an hakikatlerini Risale-i Nurdan daha fazla ihata eden ve tahkiki bir tarzda tebliğ eden ve iman ve Kur'an esasları hususunda aklıma gelen yüzlerce soruya Risale-i Nurdan daha ikna edici bir tarzda cevap veren bir eser veya kimse gösterirseniz, Risale-i Nurdan vazgeçeceğim" diye ilan ettiğim halde, hala beni taklid ile ittiham etmek manasızdır.


-------------------------
   
Sr. Member
****

Mesaj Sayısı: 273


KURANİ HAYAT SİTESİNDEN ALINTIDIR;
"Şüphesiz Allah Kur’an’ı, onu anlayıp hayatlarına tatbik etmek için dirilere gönderdi. Kur’an ölüler için gönderilmiş bir kitap değildir. Ölülerin artık amelleri kesilmiştir. Onlar Kur’an’ı ne okuyabilirler ne de onunla amel edebilirler. Onlar için okunan Kur’an’ın sevabı onlara ulaşmaz, meğer ki, kendisinin sa’yi ve ameli durumunda olan çocuğu okumuş ola.


   


    Allah’ın Rasulü şöyle buyurdu: “İnsan öldüğü zaman üç şey hariç ameli kesilir:


 Kalıcı bir sadaka (toplum yararına cami, yol, çeşme, hastane vs. bırakan), 2) Kendisinden istifade edilen bir ilim (bırakan), 3) Kendisine dua edecek salih bir evlat (bırakan).” (Muslim)

    İbn-i Kesir, “İnsan için ancak sa’yinin (çalışmasının) karşılığı vardır.” (Necm 53/39) mealindeki âyetin tefsirinde şöyle diyor: Yani, bir başka insanın günahı kendisine yüklenmediği gibi, kendi nefsi için kazandığı hariç, başkasının yapacağı sevaptan da yararlanamaz. Bu âyet-i kerimeden İmam Şafii (r) şu hükmü çıkarmıştır: “Ölüler için okunup, hediye edilen Kur’an’ın sevabı onlara kavuşmaz, çünkü okunan Kur’an onların ameli ve kazancı değildir. Bunun içindir ki Allah Rasulü ölülere Kur’an okumayı ümmetine tavsiye etmemiş, onları buna teşvik etmemiş, bu hususta bir emir vermemiştir. Bu manada bir söz, sahabenin hiçbirinden işitilmiş değildir. İbadete ilişkin hususları nasslara dayanır. İbadet konusunda fikir yürütmek, kıyas yapmak suretiyle yeni düzenlemekler getirmek mümkün değildir. Dua ve sadakaya gelince, bunların sevaplarının ölüye ulaştığına dair âlimlerin icma’ı ve şari’in kesin nassı vardır:

   Kur’an’ı ölülere okuma fikri insanlar arasında oldukça yaygındır. Öyle ki, Kur’an’ı okumak ölümün belirtisi olarak kabul edilecek kadar ileri gidilmiştir. Mesela, radyolardan sürekli bir şekilde Kur’an’ın okunduğu işitilince, bir devlet büyüğünün öldüğü kanısına varmamak mümkün değildir. Şayet bir evden sık sık Kur’an okunduğunu duyarsan orada bir taziye ve bir matem olduğunu anlamış olursun. Hasta bir adamın ziyaretçilerinden biri, hastaya Kur’an okunduğunu duyan bir anne: A! Oğluma nasıl Kur’an okursun oğlum hayattadır, o ölmedi ki… diyerek hayretini ifade eder. Kadının biri, Kur’an’ın sesini radyodan duyduğu zaman şöyle der: Ben bu Fatiha’yı duymak istemiyorum. Çünkü o ölmüş olan kardeşimi hatırlatıyor, kardeşime de okunmuştu. Zira insan, ölümden ve ölüme götüren şeylerden gerçek tiksinmektedir.
‘Ölülerin üzerine Yasin okuyun’ hadisine gelince İbnu’l-Kattan onun ‘muztarip’ hadis olduğunu, Darekutnî de onun hakkında: ‘İsnadı muztarip, metni meçhul ve salih olmayan bir hadis’ olduğunu söyler.


Rasulullah’tan ve ashabından meyyit üzerine ‘Yasin’ veya ‘Fatiha’ veya Kur’an’dan herhangi bir şey okunduğu sabit değildir. Bilakis Allah’ın Rasulü meyyit defnedildikten sonra ashabına şöyle derdi: ‘Kardeşinize Allah’tan mağfiret dileyin, cevaba muktedir olmasını Allah’tan isteyin. Çünkü şimdi ona soru sorulacak.’

   İslam davetçilerinden biri şöyle diyor: ‘Ey Müslüman sana yazıklar olsun! Kur’an’ı hayatında terk ettin, onunla amel etmedin, ta ki, ölümle karşı karşıya gelinceye kadar. O zaman kolayca ölmen için Yasin’i sana okudular. Kur’an senin dirilmen için mi, yoksa ölmen için mi indirildi?!’

   Allah’ın Rasulü ashabına, kabristana vardıkları zaman Fatiha okumalarını emretmemişti. Aksine şu duayı yapmalarını tavsiye buyurmuştur: ‘Esselamu aleykum ehleddiyâr minel mu’minin ve inna inşaallâhu biküm lelâhigûn. Es’elullâhe lenâ ve lekûm el’âfiye.’ Yani ‘Ey mü’minler diyarı, Allah’ın selamı (rahmeti) üzerinize olsun. İnşallah bizler de size ulaşacağız. Bize de size de Allah’tan afiyet (azaptan kurtulmayı) dilerim.’


Bu hadis, ölüler için Allah’a dua etmemizi bize öğretiyor, yoksa onları yardımımıza çağırmak ve onlardan bir medet beklemeyi değil.

   Allah (c), Kur’an’ı indirdi ki, onunla amel edebilecek durumda olan dirilere okunsun. İşte âyet, mealen: ‘(Kur’an) diri olan kimseyi uyarsın ve verilen söz de inkârcıların aleyhine çıksın.’ (Yasin 36/70). Ölüler ise ne Kur’an’ı işitebilir ne de onunla amel edebilme imkânına sahiptir."

Allah(cc) ın kitabı ile hayatı anlamak dururken bir tefsire saplanıp bunu kutsallaştırmak şirk değildirde nedir!!!
Eğer eski ulema herşeyin en iyisini bilir dersek, haşa Allah bizi taklidimizin düzeyine göremi yoksa amellerimize göremi değerlendirecek bunun cevabı nedir!
Kuranı bir ölü veya fal veya isim bulma kitabı yapmanın hesabını kim verebilir!!!

Kitap taşıyan eşşeklere dönmeden Allah(cc) ın ipine sımsıkı sarılmak dileğiyle....

Birde ümmetin ilmi konularda ihtilafının getireceği rahmet ve gelişme ile herhangi bir kitaba saplanıp ihtilaf çıkartmanın ve kendimizin olmayan sözleri aktarmanın farkını anlamak ve ikinciden bir gelişme doğmayacağını anlamak dileğiyle...

Zafer şucunun bucunun şu cemaatin bu tarikatın değil sadece ve sadece Allah(cc) a şirksiz iman edip hayırda yarışanlarındır...


-------------------------

-------------------------
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
NECM - 39
Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.
   
Full Member
***

Mesaj Sayısı: 195


Evvela, Ölmüş ve amel defteri kapanmış bir kimseye duanın fayda vereceğini fakat Kur'an gibi "mü'minlere şifa ve rahmet olan" bir kelamın fayda vermeyeceğini düşünmek mantıksızdır.  Ayrıca, Kur'an okumak ölüye bir nevi dua hükmüne geçer.

İkincisi, "Allah kelamı dururken tefsirlere saplanmak hatadır" demek, "Allah kelamı dururken Allah kelamını bize tebliğ eden bir eserden istifade etmek hatadır." demektir. Yani, Kur'an ve iman hakikatlerini, Kur'anın lafızlarıyla mübareze ettirmek demektir. Bu da çok saçmadır. Çünkü, bir mücevherat dükkanın içindeki mücevherlerin kıymetini, hasiyetini mahiyetini insanlara tarif eden bir kimseyi mücevherat dükkanının kendisiyle savaştırmak gibidir. Öyle de, tefsir ve bilhassa Risale-i Nur, Kur'an hakikatlerin tercüme edip, Kur'anın mucize derecesindeki icaz ve belağatını ve Kur'anın kırk vecihle mucize olduğunu ve Kur'an ayetlerinin insanlara nasıl her vakit ve daimi bir hidayet kaynağı olduğunu, insan aklının tek başına ihata edemediği tevhid, haşir, nübüvvet gibi en ulvi ve en geniş ve en derin meseleleri çok kolay bir şekilde nasıl insanların basit zihinlerine ders verdiğini emsalsiz olarak ispat ediyor. Bu sebeple "tefsir değil, kur'an okuyun" demek çok saçmadır. Çünkü, tefsir okuyan zaten Kur'anın manalarını okumuş oluyor. Kur'an okumasını da ziyadeleştiriyor. Kur'anın manalarını okuduğu için de elbette kopmaz bir zincire sarılmış oluyor. Kur'anın manaları olduğu için de "kudsi ve mübarek" oluyor.

Üçüncüsü, şucu, bucu olmayı istemeyip de "tercümeci" olmaktan yani tercümeyi Kur'an zannetmekten Allaha sığınırım. Allahın kelamı, tercümeden sonsuz yüksektir.

Dördüncüsü, "tercümeci" nin mi, yoksa "nurcu" nun mu taklidde kaldığını anlamak için hiç bir mü'minin inkar etmediği en muhkem iman ve Kur'an esaslarından bahis açayım. O iman meselesini kim daha vazıh ve tahkiki olarak ihata ederse ve o konu hakkındaki sorulara kim ikna edici cevaplar verirse o taklid değil tahkiktedir.  Kim bu meseleleri ihata edemezse ve sorulara akli ve mantıki cevaplar veremezse o takliddedir. (bu daveti daha önce de yapmıştım.)..

Beşincisi, elbette zafer şirke girmeyenindir. Fakat, Risale-i Nur gibi, zerreden yıldızlara kadar herşeyde tevhid delillerini gösteren ve Allahın ne zatında ne sıfatlarında ve ne de fiillerinde şirkin bulunmadığını en inatçı dinsize bile ispat eden ve tabiat ve sebeplerin icada ve idareye zerre kadar müdahale dahi edemediğini ve kainatta şirkin muhal olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde en körlere dahi gösteren bir esere, tevhid hakikatinde taklidde kalan bir kimsenin "tevhid ve şirk" konusunda söz söylemesi mantıksızdır. (dediğim gibi, eğer taklidde kaldığınızı düşünmüyorsanız, bunu tecrübe edebiliriz.)

Altıncısı, Bir binanın önce temellerine bakılır ve eğer temel sağlam ise diğer odalara ve teferruata geçilir. Eğer temel sağlam değilse, diğer odalara geçmeye gerek bile kalmaz..Bediüzzaman Said Nursi gibi alimler Kur'anın esasatına ehemmiyet verip, Kur'anın esasatını tahkiki olarak ders vermişlerdir. Yani, temelleri sağlamdır. Bu sebeple bu gibi alimlerin teferruattaki sözlerine de itimad ederiz. Fakat, daha tevhid, haşir, nübüvvet gibi hakikatlerde taklidde kalan kimselerin bu gibi teferruat konulardaki sözlerine itimad edilmez. Yani, önce biz temele bakarız. Eğer siz de temellerinizin sağlam olduğunu ve taklidde kalmadığınızı iddia ediyorsanız hemen Risale-i Nurun çok kolay hallettiği bir iman meselesini sorayım. Eğer cevap veremezseniz veya taklidi bir cevap verirseniz, temelleriniz sağlam olmadığından teferruattaki hükümlerinize ve ifadelerinize itimad edilmez. Bediüzzaman gibi, en müşkil iman meselelerini Kur'anın dersiyle tahkiki ve tam ikna edici bir tarzda ders veren ve üstadı ve rehberi yalnız Kur'an olan bir kimsenin hükmünü bırakıp, zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış kimselerin verdikleri hükümlerini nazara almam.

Son olarak, bir sitede bu konu ile ilgili şu ifaeler geçmektedir:

Ölmüşlerimize Kur'an okuyup sevabını bağışlama Asr-ı saadette de var mıydı?
Yazar: Sorularla İslamiyet 2011-09-22

Geçmişlerimizin ruhuna Kur'ân'dan nelerin okunması gerektiği hususunda Peygamberimiz (a.s.m.) şu tavsiyelerde bulunur:

    "Yasin, Kur'ân'ın kalbidir. Onu bir kimse okur ve Allah'tan âhiret saadeti dilerse, Allah onu mağfiret buyurur. Yâsin'i ölülerinizin üzerine okuyunuz."(Müsned, 5/26)

Bu hadis-i şerif, Yasin sûresinin hem ölüm döşeğinde olan hastaya okunmasına, hem de ölmüş mü'minlerin ruhuna bağışlanmak üzere okunabileceğine işaret etmektedir.

Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır:

    "Kim babasının veya anasının veya bunlardan birisinin kabrini cuma günü ziyaret ederek orada Yasin sûresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar." (İbni Mace Tercemesi, 4/274)


İslâm âlimleri, ölünün ruhuna Kur'ân okunduğu zaman, peşinden bir dua ile ruhlarına bağışlanmasını tavsiye etmişler, Sahabiler de bu şekilde yapmışlardır. İmam-ı Beyhakî'nin bir rivayetinde, Abdullah bin Ömer'in ölülerin ruhuna Bakara sûresinden okunabileceğini tavsiye ettiği anlatılmaktadır. (Beyhaki, 4/56)

...


Ölüye veya ölmek üzere olana Kuran okunabilir mi?
Soru

Ölüye veya ölmek üzere olana Kuran okunabilir mi?
Kullanıcı: anonim | Tarih: 14-Temmuz-2006, Saat: 14:19:06

Cevap
Değerli kardeşimiz;

Ölmek üzere olan kişinin yanında kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet okunmasına telkin denilir.

Ölmek üzere olan kişinin, sağ tarafına çevrilerek yüzünü kıbleye gelecek şekilde yatırmak müstehaptır. Bu durumda olan kişinin yanında, hatırlatmak amacıyla kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet okunur. Hz. Peygamber, “ölülerinize (ölüme yaklaşanlara) lâ ilâhe illallah demeyi telkin ediniz” buyurmuştur (Müslim, Cenâiz 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7). Telkin yapılırken, “lâ ilâhe illallah” de, kelime-i şahedet, kelime-i tevhîd getir şeklinde bir yaklaşımda bulunulmamalı, yanında bunları söylemekle yetinilmelidir.

Ayrıca, ölmek üzere olan kişinin yanında Kur’an-ı Kerim, özellikle Yâ-sîn suresi okumak uygun olur.

Kur’an-ı Kerim’in sadece bir ciheti yoktur. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, “İnsana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacatı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, cami bir kitab-ı mukaddestir. (Sözler. S.340)

Yani Kur’an-ı Mübin hayatımızı tanzim eder. Allah’a olan mesuliyetlerimizi gösterir, dünyaya geliş gayemizi, neler yapmamızı, nasıl ibadet edeceğimizi öğretir ve her şeyin hikmet ve mahiyetini anlatır. Hülasa Kur’an-ı Kerim bir zikir, fikir, dua ve davet kitabıdır.

Kur'ân-ı Kerimin tesir sahası sadece dünya ile sınırlı değildir. Onun mü'min ruhlara verdiği feyiz hayatta iken kalmaz, aynı şekilde kabir âleminde de devam eder, orada iken de ruhlarımızı şenlendirir, kabrimizde nur ve ışık olur.

Geçmişlerimizin ruhuna Kur'ân'dan nelerin okunması gerektiği hususunda Peygamberimiz (a.s.m.) şu tavsiyelerde bulunur: "Yasin, Kur'ân'ın kalbidir. Onu bir kimse okur ve Allah'tan âhiret saadeti dilerse, Allah onu mağfiret buyurur. Yâsin'i ölülerinizin üzerine okuyunuz." (Müsned, 5:26)

Bu hadis-i şerif, Yasin Sûresinin hem ölüm döşeğinde olan hastaya okunmasına, hem de ölmüş mü'minlerin ruhuna bağışlanmak üzere okunabileceğine işaret etmektedir.

Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır:

"Kim babasının veya anasının veya bunlardan birisinin kabrini Cuma günü ziyaret ederek orada Yasin Sûresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar." (İbni Mace Tercemesi, 4:274)


İslâm âlimleri, ölünün ruhuna Kur'ân okunduğu zaman peşinden bir dua ile ruhlarına bağışlanmasını tavsiye etmişler, Sahabiler de bu şekilde yapmışlardır. İmam-ı Beyhakî'nin bir rivayetinde, Abdullah bin Ömer'in ölülerin ruhuna Bakara Sûresinden okunabileceğini tavsiye ettiği anlatılmaktadır.(Beyhaki, 4:56)

Bir Fâtiha'nın veya okunan bir Yâsin'in bütün ölülerin ruhuna aynı şekilde hiç eksilmeden nasıl ulaştığını da Bedüzzaman'dan bir nakille öğrenelim:

"Fâtır-ı Hakim nasıl ki, unsur-u havayı; kelimelerin, berk (şimşek) gibi intişarlarına ve tekessürlerine (yayılma ve çoğalmalarına) bir mezraa (tarla) ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedi (a.s.m.) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi; öyle de okunan bir Fatiha dahi, meselâ, umum ehl-i imanın emvâtına (ölülerine) aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, mânevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtri telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor.

"Hem nasıl ki, bir lamba yansa, mukabilindeki binler aynaya, her birine tam bir lâmba olur. Aynen öyle de, Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer. (Şualar, s.576)

Zaten kabirdeki yakınlarımız devamlı surette bizden yardım beklemektedir. Bizden gelecek bir dua, bir Fatiha, bir İhlâsla nefes alabileceklerini bilmektedir. Çünkü kabir o kadar çetin şartlarla iç içedir ki, en küçük bir mânevî yardım dahi onun ruhunu serinletecektir. Bir hadiste Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

"Ölen kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibidir. Babasından yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine ulaştığında bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha kıymetli olur. Muhakkak ki, hayatta olanların ölüler için hediyeleri dua ve istiğfardır." ( Mişkatü’l- Mesabih, 1:723)

- Hanefî mezhebine göre de, bir insan akrabasının veya yakın dostunun kabri başında Kur’an okusa güzel olur(V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/49).

Şu ifadeler de  Hanefî alimlerine aittir. “Ehl-i Sünnet ve cemaate göre, bir insan namaz, oruç Kur’an’ın okumak, zikir, hac gibi işlediği güzel amellerinin sevabını başkasına hediye edebilir(bk. Fethu’l-kadîr, 6/132; el-Bahru’r-Raik,7/379- Şamile-; Reddu’l-Muhtar, 2/263).

- Malikî mezhebinde ise –şartsız olarak- kişinin, kendi kabri üzerinde Kur’an okunmasını tavsiye etmesi caizdir(V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/51).

- Şafii ve Hanbelî mezhebine göre, kişinin kendi kabri üzerinde Kur’an okumayı vasiyet etmesi caizdir. Çünkü, şu üç durumda Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır: Kabrin yanında okumak, okumadan sonra dua etmek, sevabını ölünün ruhuna niyete ederek okumak(bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/51).

İmam Nevevî’nin el-Memuunda da(15/521-522) şu bilgilere yer verilmiştir: Şafii mezhebinde daha çok şöhret bulmuş görüşe göre, Kur’an’ın sevabı ölüye ulaşmaz. Ancak, tercih edilen görüşe göre bu sevap –özellikle arkasından dua edildiği zaman- ölüye ulaşır.

- Bazı Şafii alimlerine göre, kabrin sahibi, -arkasından dua okunsun, okunmasın- kabri üzerinde okunan Kur’an sevabından faydalanır(Yusuf el-Erdebilî, el-Envar, 1/399).

- “Bir mezarlıkta okunan ve oradaki bütün ölülerin ruhuna hediye edilen Kur’an’ın sevabı, bölünerek mi, yoksa bölünmeden mi onların ruhuna gider?” şeklindeki bir soruya karşılık, Şafii alimlerinden İbn Hacer; “Her ölüye okunan Kur’an’ın sevabı bölünmeden tam olarak ulaşır, bu Allah’ın geniş rahmetine en uygunudur” diye cevap vermiştir(bk. Buğyetu’l-musterşidîn, s.97).


-------------------------
« Son Düzenleme: 04 Mayıs 2012, 11:39:13 ÖÖ Gönderen: merhamet »
   
Sr. Member
****

Mesaj Sayısı: 273


"İkincisi, "Allah kelamı dururken tefsirlere saplanmak hatadır" demek, "Allah kelamı dururken Allah kelamını bize tebliğ eden bir eserden istifade etmek hatadır." demektir. "
Merhamet rumuzlu arkadaşım eğer yukardaki cümleyi benim için kullandıysan benim yazdığımı yeniden okumanı isterim, yoksa benim yazdığımı yanlış anlamış ve aktarmış olursun, benim yazıdığım :
"Allah(cc) ın kitabı ile hayatı anlamak dururken bir tefsire saplanıp bunu kutsallaştırmak şirk değildirde nedir!!! " cümlesidir.
ÖNCELİKLE İSTİFADE ETMEK İLE SAPLANMANIN AYNI ŞEY OLMAYACAĞINI buradaki bütün değerli arkadaşlarımız bilir, benim yazdığımı onaylasın veya onaylamasın o önemli değil ama siz benim yazmadığım bir şeyi bana isnat edemezsiniz!!!
Benimle aynı görüşü paylaşmamanız bir rahmettir, bu bizi geliştirir ama benim kastetmediğim bir anlam üzerine benim yazdığımı belirtmeniz büyük bir hatadır. Tefsir ilmi çok değerli bir ilimdir. Ben bu sözü tefsirler için demiyorum, bir tefsiri kutsallaştıran ve onun eleştirilmesinden rahatsızlık duyanlara diyorum. Allah(cc) ın ayetlerini sadece bir tefsire bağlı kalarak açıklamak yanlıştır.
Tefsir yazan alimler elbette bizden bilgililer ama hiçbiri benim tefsirim kusursuz veya ben kusursuzum diyemez ve zaten böyle bir iddiadanda Allah(cc) a sığınır.
Burada sürekli açılan bir konu için risalelerden örnekler vermeniz beni rahatsız etmiyor, risaleler konusundada çok fazla bilginiz olduğu büyük bir gerçek ancak eleştiriye açık olmanız veya başka kitaplardanda örnekler vermeniz forum sitesi olduğu için daha uygun olur, birde Said Nursinin veya başka bir değerli alimin hiçmi günahı hatası yok bunada açık yüreklilikle bir örnek verirseniz sevinirim (özellikle risalei nurda şurası hatalı, yanlış düşünülmüş ... derseniz)
Selam ve Duayla
 


-------------------------

-------------------------
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
NECM - 39
Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.
   
Full Member
***

Mesaj Sayısı: 195


PEACEBLACKWATER kardeşim, sizin son mesajınızdaki meselelerin ve sorunuzun iyi anlaşılması için biraz uzunca cevap yazmam gerekecek. Sabır ve dikkatle okumanızı bir kardeşiniz olarak rica ederim.

Risale-i Nura "saplanmadığımızın" yani, körü körüne taklid etmediğimizin delilini size verdim. Taassubkarane bir esere saplanan birisi "iman ve Kur'an hakikatlerini daha vazıh ve daha tahkiki tefsir eden ve iman ve Kur'an esasları konusunda aklıma gelen sorulara Risale-i Nurdan daha ikna edici cevaplar veren bir eser veya kimse varsa ben onu okuyacağım" diye ilan eden bir kimse sizce körü körüne bağlanmış olabilir mi..körü körüne bir esere saplanan biri böyle bir ilan yapabilir mi..Elbette yapamaz. Mesela "Allah(cc) ın kitabı ile hayatı anlamak dururken bir tefsire saplanıp bunu kutsallaştırmak şirk değildirde nedir!!!" cümlenizi ele alacak olursak, Risale-i Nur, Kur'anda beyan edilen "hayatı anlamak" meselesini bize tercüme etmiş. Yani, Kur'anda medhedilen ve Kur'anın istediği hayat nedir? sorusunu Risale-i Nurdan daha mükemmel izah eden bir eser gösterilemiyor. (dediğim gibi isterseniz tecrübe edelim..bu söyledğim söz ispatsız ve taassuptan gelen bir söz değildir)...Bunun sebebi, Risale-i Nurun zaten Kur'an hakikatlerini bize tahkiki olarak tecüme edip, ders vermesidir. Yani, Risale-i Nurdaki güzellikler ve faziletler Kur'andan geliyor.

Kardeşim, bizim Risale-i Nura bu kadar ehemmiyet verdiğimizin sebebi, doğrudan doğruya iman ve Kur'an hakikatlerini tahkiki olarak ders verdiği içindir. Yani, Risale-i Nur, Kur'an hakikatlerinin manevi bir tercümesidir. Eğer, Risale-i Nurda iman ve Kur'an hakikatleri dışında Bediüzzaman'ın kendi felsefesi ve kendi fikirleri olsaydı biz o eserin yüzüne bile bakmazdık. Yani, Risale-i Nur, eğer Kur'anı bize aklımızı, ruhumuzu ve hatta nefsimizi tam ikna edip doyuracak derecede ders vermeseydi, Said Nursi istediği kadar bu esere "mübarektir, kudsidir, güzeldir" desin bizim için değeri olmazdı. Yani, Risale-i Nur'un kudsi ve mübarek eser olmasının tek sebebi doğrudan doğruya cam gibi altında Kur'anı göstermesi ve Kur'ana gölge ve vekil olmamasından dolayıdır. Yani, Risale-i Nura muhatap olan, doğrudan doğruya Kur'anın hakikatlerine muhatap olduğu için ve bize doğrudan doğruya Kur'anı gösterdiği için Risale-i Nurdaki hakikatler kıymetlidir, mübarektir, kudsidir. Çünkü, Kur'anın hakikatleri kudsidir.

Kardeşim, Risale-i Nur taklidi kabul etmediğinden, elbette bir kimsenin Risale-i Nur hakkında veya Risale-i Nurda geçen bir mesele hakkında soru sormasını ve eleştirmesini takdirle, tebrikle karşılarız. Başımızın üstüne koyarız. Fakat, nasıl ki Kur'anı ihata edemeyen ve Kur'anı bilmeyen bir kimse Kur'anın baştan sona kadar tevhidi sarih olarak ders vermesine bakmayıp, sırf tenkid etmek niyetiyle ve hata aramak kasdıyla Kur'ana baksa ve "ahsenül halikın" ve "erhamürrahimin" ve "Allahü Ekber" ve "hayrurrazikın" kelimelerine bakarak haşa Allahtan başka ilahlar, yaratıcılar olduğunu iddia etse ehl-i hakikat nazarında nasıl maskara olur. Çünkü, bilmediği ve ihata edemediği bir kitap hakkında söz söylemiş oluyor. Öyle de, Risale-i Nuru ihata edemeyen ve bilmeyen ve okumayan kimseler de istifade niyetiyle değil de sırf hata aramak ve tenkid etmek niyetiyle Risale-i Nura baksa ve Risale-i Nurun baştan sona kadar binlerce sayfada Kur'anın esasatını en geniş bir şekilde ve aklı, kalbi, ruhu ve hatta nefsi tam ikna edecek bir tarzda ders verdiğine ve iman ve Kur'an hakikatleriyle ilgili akla gelen en müşkil sorulara en mukni ve şeytanı dahi susturacak kadar kuvvetli cevaplar verdiğine bakmayarak ve onlardaki güzellikleri örterek ve ayrıca Risale-i Nurun nasıl bir devrin mahsülü olduğuna ve hangi şartlarda telif edildiğine bakmayarak, bir kaç sayfada geçen bir kaç cümleyi gösterip, o sözün hangi makamda, hangi amaçla söylendiğine ve ne anlatmak istediğine bakmayarak ve bazı mecaz anlatımlara yanlış manalar vererek Risale-i Nuru eleştirse elbette (o Kur'an misalindeki gibi) maskara oluyor.. Bu kimseler, farkında olmadan ehl-i dalalete ve zındıkaya yardımcı oluyorlar. Çünkü, eleştirisi mizansız olduğu için, yani Risale-i Nuru ihata edemediği için ve binlerce sayfayı görmediği ve görmek istemediği için Risale-i Nura karşı su-i zanna sebep oluyorlar. Risale-i Nuru okuyup, imanını kurtaracak ve imanlarını taklidden tahkika çevirecek binlerce kimseye mani oluyorlar. Bu kimseler Kur'ana ve Kur'anın tefsiri olan Risale-i Nura dinsizlerden ve zındıklardan daha zararlı oluyorlar.

Elhasıl, sırf öğrenmek ve hakikati aramak niyetiyle Risale-i Nur hakkında soru soranlar ayrıdır..Fakat, sırf tenkid ve hata aramak niyetiyle Risale-i Nurdan cımbızla cümleler seçip, maksadın dışında manalar vererek ve mecazı hakikat zannederek ve diğer binlerce sayfadaki hakikatlere hiç bir şey söylemeyerek söz söylemesi ayrıdır. Birincisinin başımızın üstüne yeri vardır.

Son olarak, Said Nursi, Risale-i Nurun hiç bir yerinde "ben hatasızım, ben mübarekim, ben makam sahibiyim" dememiştir. Tam tersine, kendisini mübarek tanımamamızı ve makam sahibi olmadığını bir çok yerde beyan etmiştir. Hiç bir Risale-i Nur talebesi de böyle bir şey iddia etmez. Fakat, Said Nursi ayrıdır, Risale-i Nur ayrıdır. Risale-i Nurun rehberi, üstadı Kur'an olduğu için onun hatasız olması normaldir. Burasının altını çizerek söylüyorum. Risale-i Nurun rehberi ve üstadı Kur'an olduğu için hatasızdır, kusursuzdur. Bir düşünün, Kur'an gibi bir rehberi ve üstadı olan ve doğrudan doğruya Kur'anın manalarını tebliğ eden bir eserin hatasız olması kadar normal ve makul bir şey olamaz. Çünkü, Kur'ana elini atan ve onu rehber eden ve onun hakikatleriyle amel eden bir kimse, kopmaz bir zincire yapışmış olur. Öyle de Risale-i Nur da doğrudan doğruya cam gibi altında Kur'anı gösterdiği için ve Kur'an hakikatlerini ders verdiği için elbette hatasızdır, kusursuzdur.  Bu sebeple ona dikkatle bakan herkes ondaki ulviyeti anlayıp hayran kalıyor. Kusur ve hata bulmak şöyle dursun, bu eserin ancak ve ancak Kur'anın feyzi ile meydana gelebileceğine ittifak ediyorlar.

Elhasıl, Said Nursi kendisinin çok kusurlu ve hatalı olduğunu, fakat Risale-i Nur ise Kur'ana mensubiyeti ve doğrudan doğruya Kur'an hakikatleri olduğu için hatasız ve kusursuz olduğunu tekrar tekrar beyan etmiştir. Bu bir tahdis-i nimettir. Eğer Said Nursi böyle muhteşem ve harika ve herkesi hayran bırakan eserin kendi eseri ve kendi hüneri ve kendi fikri olduğunu söyleseydi, o zaman tam bir küfran-ı nimet olurdu..O zaman hata ve hatta zulüm olurdu. Bu hakikati daha iyi anlamak için Risale-i Nurdaki bazı ifadelere bakalım. Hepsini yazmak çok uzun olur. Numune olarak bazı yerleri aktaracağım. (lütfen sabır ve dikkatle okuyunuz):

Senin ziyaretine gelen herkese diyorsun ki: "Benim şahsımdan bir himmet beklemeyiniz ve şahsımı mübarek tanımayınız. Ben makam sahibi değilim. Âdi bir neferin müşir makamının evamirini tebliği gibi, ben de manevî bir müşiriyet makamının evamirini tebliğ ediyorum. Hem müflis bir adamın, gayet kıymetdar ve zengin elmas ve mücevherat dükkânının dellâlı olduğu gibi; ben dahi, mukaddes ve Kur'anî bir dükkânın dellâlıyım." diyorsun...
Mektubat ( 354 )

       Madem Kur'an-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de onun dersine ittibaan, onun tefsirini medhedeceğiz.

   Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir ve o risalelerdeki hakaik, Kur'anın malıdır ve hakikatlarıdır. Ve madem Kur'an-ı Hakîm ekser surelerde, hususan الر larda حم lerde kendi kendini kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler'de in'ikas etmiş Kur'an-ı Hakîm'in lemaat-ı i'caziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin izharına mükellefiz. Çünki o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Mektubat ( 369 )


Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler'deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur'anındır ve Kur'andan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur'aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur'anın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsta, bir eserdeki mezaya, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvarında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur'anın malı olarak, Kur'anın reşehat-ı meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Mektubat ( 369 )

Bazan tevazu', küfran-ı nimeti istilzam ediyor; belki küfran-ı nimet olur. Bazan da tahdis-i nimet, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki; ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im-i Hakikî'nin eser-i in'amı olarak göstermektir. Meselâ: Nasılki murassa' ve müzeyyen bir elbise-i fahireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: "Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârane desen: "Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: "Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurane bir fahrdir.

İşte fahrden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: "Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir."

   İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün Küre-i Arz'a bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattırlar; fakat benim değildirler,

Kur'an-ı Kerim'in hakaikinden telemmu' etmiş şualardır.


وَ مَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى ٭ وَ لكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ

düsturuyla derim ki:

وَ مَا مَدَحْتُ الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِى ٭ وَ لكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِى بِالْقُرْآنِ

   Yani: "Kur'anın hakaik-i i'cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'anın güzel hakikatları, benim tabiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi." Madem böyledir; hakaik-i Kur'anın güzelliği namına, Sözler namındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedarlığa terettüb eden inayat-ı İlahiyeyi izhar etmek, makbul bir tahdis-i nimettir.
Mektubat ( 370 )


    İkinci Mebhas

[Şu Mebhas, bana daimî hizmet edenlerin, ahlâkımda gördükleri acib ihtilaftan gelen hayretlerine karşı; hem iki talebemin benim hakkımda haddimden fazla hüsn-ü zanlarını ta'dil etmek için yazılmıştır.]

   Ben görüyorum ki: Kur'an-ı Hakîm'in hakaikine ait bazı kemalât, o hakaike dellâllık eden vasıtalara veriliyor. Şu ise yanlıştır. Çünki me'hazın kudsiyeti, çok bürhanlar kuvvetinde tesirat gösteriyor; onun ile, ahkâmı umuma kabul ettiriyor. Ne vakit dellâl ve vekil gölge etse, yani onlara teveccüh edilse, o me'hazdaki kudsiyetin tesiri kaybolur. Bu sır içindir ki, bana karşı haddimden çok fazla teveccüh gösteren kardeşlerime bir hakikatı beyan edeceğim. Şöyle ki:

   Bir insanın müteaddid şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ: Büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki; vakar iktiza ediyor, makamın izzetini muhafaza edecek etvar istiyor. Meselâ: Her ziyaretçi için tevazu' göstermek tezellüldür, makamı tenzildir. Fakat kendi hanesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevazu' etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür olur. Ve hâkeza... Demek bir insanın, vazifesi itibariyle bir şahsiyeti bulunur ki, hakikî şahsiyeti ile çok noktalarda muhalif düşer. Eğer o vazife sahibi, o vazifeye hakikî lâyıksa ve tam müstaid ise, o iki şahsiyeti birbirine yakın olur. Eğer müstaid değilse, meselâ bir nefer, bir müşir makamında oturtulsa, o iki şahsiyet birbirinden uzak düşer; o neferin şahsî, âdî, küçük hasletleri; makamın iktiza ettiği âlî, yüksek ahlâk ile kabil-i te'lif olamıyor.

   İşte bu bîçare kardeşinizde üç şahsiyet var. Birbirinden çok uzak, hem de pek çok uzaktırlar.

    Birincisi: Kur'an-ı Hakîm'in hazine-i âlîsinin dellâlı cihetindeki muvakkat, sırf Kur'ana ait bir şahsiyetim var. O dellâllığın iktiza ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o ahlâk benim değil, ben sahib değilim. Belki o makamın ve o vazifenin iktiza ettiği seciyelerdir. Bende bu neviden ne görseniz benim değil, onunla bana bakmayınız, o makamındır.

    İkinci şahsiyet: Ubudiyet vaktinde dergâh-ı İlahiyeye müteveccih olduğum vakit, Cenab-ı Hakk'ın ihsanıyla bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı âsârı gösteriyor. O âsâr, mana-yı ubudiyetin esası olan: "Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlahiyeye iltica etmek" noktalarından geliyor ki; o şahsiyetle, kendimi herkesten ziyade bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya beni medh ü sena etse, beni inandıramaz ki ben iyiyim ve sahib-i kemalim.

    Üçüncüsü: Hakikî şahsiyetim, yani Eski Said'in bozması bir şahsiyetim var ki; o da Eski Said'den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazan riyaya, hubb-u câha bir arzu bulunuyor. Hem asil bir hanedandan olmadığımdan, hısset derecesinde bir iktisad ile, düşkün ve pest ahlâklar görünüyor.

   Ey kardeşler! Sizi bütün bütün kaçırmamak için, bu şahsiyetimin gizli çok fenalıklarını ve sû'-i hallerini söylemeyeceğim.

   İşte kardeşlerim, ben müstaid ve makam sahibi olmadığım için, şu şahsiyetim, dellâllık ve ubudiyet vazifelerindeki ahlâktan ve âsârdan çok uzaktır. Hem دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِيسْتْ kaidesince, Cenab-ı Hak merhametkârane kudretini benim hakkımda böyle göstermiş ki; en edna bir nefer gibi bu şahsiyetimi, en a'lâ bir makam-ı müşiriyet hükmünde olan hizmet-i esrar-ı Kur'aniyede istihdam ediyor. Yüzbinler şükür olsun. Nefis cümleden süflî, vazife cümleden a'lâ. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Mektubat ( 320 )


Elhasıl, PEACEBLACKWATER kardeşim bunlar gibi çok yerler var. Fakat uzun olmaması için kısa kesiyorum. Bütün bu söylediklerimin delili ve ispatı Risale-i Nurun kendisidir. Daha önce dediğim gibi, Kur'anı bana Risale-i Nurdan daha tahkiki ders veren ve Kur'an hakikatlerinden daha fazla istifade ettiren ve beni Kur'an ve iman hakikatlerine tahkiki bir surette muhatap yapan (tercüme dediğimiz eserler dahil) bir eser gösterirseniz ben Risale-i Nurdan vazgeçip onu okuyacağım. Size bir kardeşiniz olarak, "Risale-i Nuru körü körüne taklid edin" demiyorum. Fakat, tecrübe edin, deneyin..Beni o zaman inşaallah daha iyi anlayacaksınız.

Allah hayırlı işlerinizde muvaffak etsin..amin..








-------------------------
« Son Düzenleme: 05 Mayıs 2012, 12:26:22 ÖS Gönderen: merhamet »
   

Sr. Member
****

Mesaj Sayısı: 474


bildigim kadariyla risale-i nur'da toplam 620 ayet tefsir edilmis.. peki geri kalan diger ayetleri nasil anlamaya calisiyorsunuz acaba ?

ve bazi reddiyeler.. bunlara cevap vereceginizi umuyorum..
Alıntı
1. -kuran ayetleri ve hadisi şeriflerin hatalı tevilleri
2. -kuran harflerinden mana cıkarmaya calısmalar. ki bunu tarihte hiçbir muteber müfessir kullanmamıştır.ne peygamber nede sahabe tabiin boyle bir mana cıkarma işi yapmamıştır bu tefsir usulune ve kuranın tefsir kaidelerine aykırıdır.
3. -risalei nurun arşı azamdan - tıpkı kuran gibi - indigi iddiası
4. risalei nurun beşer sozu degil allah kelamı oldugu ve semadan munzel oldugu hatasiz oldugu iddiaları.ki sadece kuran vahiydir. hadis ise vahyi gayri metluvvdur.imam şafii el umm u yazdıktan sonra imam muzeniye al bak bu kitabi yazdım harika bir kitap hiç kusuru yok dedi.

ve imam muzeni kitabi okuduktan sonra dediki yaz sil yaz sil yani hatalar bulmustu. ve kitap baya degisiklige ugrayinca imam şafi dediki birdaha boyle soz etmeyecem ve anladımki kusursuz olan ancak kuranı kerimdir.. der..

5.-risalei nurun semadan allah tarafından inzal edildigi iddiasi malumunuzdur. ancak risalei nur osmanlıca bir eserdir ve içinde osmanlıca dil kıstaslarına aykırı pekçok hata mevcuttur. cenabı allah teala ve tekaddes hazretleri kuranı kerimi arap lisanı uzre inzal buyurdular lakin
onda hiçbir arapça dil kuralına aykırılık yoktur.
allah abes işten ve hata yapmaktan munezzehdir. eger o osmanlıca bir vahiy inzal etse idi ki etmemiştir. boyle demek küfürdür allahın son vahyi kuranı kerimdir başka vahyi yoktur ve olmayacaktır.
cenabı allah eger osmanlıca bir vahyde bulunsa idi elbette o lisanı çok iyi bildiginden o lisana ait eserde hiç hata yapmazdı. demekki risalei nuru allah inzal etmedi. yada fısıldamadı haşa. ozaman bu risaleleri
kim fısıldadı???

Alıntı
"Kadın şeytandır, ondan zinhar uzak durun"  saidi nursin muritlerine sözü...

Bakın, Said Nursi nasıl devam ediyor…

“Değil bir sünnet olan muvakkat dünya zevcelerini (eş, kadın) almak, belki bu dünyada on huri de bana verilse idi, bırakmaya mecburdum ki; ihlas-ı hakiki ile hakikat-ı Kur’aniyeye hizmet edebileyim.”

Bu durumda; 11 defa evlenen Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (s.a.v), Hz. Ebubekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) Hz. Osman (r.a), Hz. Ali (r.a) ve Allah dini adına Kur’an’a hizmet etmiş, şehit düşmüş, zindanlara atılmış, tecrit edilmiş eş ve çocukları olan müminler, Kur’an’a hizmet etmemiş mi oldular?

Said Nursi, hem Kur’an’ı Kerim’e hem de yetersiz gördüğü Hz. Muhammed (s.a.v)’a muhalifti. Peygamberimize vahiyle indirilen Kur’an’ı Kerim’in karanlık, verimsiz ve anlaşılmaz olduğu düşüncesiyle, “Kur’an’ın gizli gerçekleri Risalei Nur ile bize iniyor. Peygamber devrinde Kur’an’ın vahiy suretiyle inmesi gibi Kur’an’ın arştaki yerinden ve manevi mucizesinden feyiz ve ilhamla gizli gerçekler kesin delillerle iniyor. Dolayısıyla Risalei Nur, Kur’an’dan daha önemlidir. O gökten inmiş Kur’an’ın, doğunun da batının da üstünde olan arştaki yerinden alınmıştır. Son kitaptır” açıklamaları, kendisinin son peygamber olduğunu ve Risalei Nur’un da Kur’an’dan üstün ve son kutsal kitap olduğunu beyan etmişti. Dolayısıyla ihlas-ı hakiki ile hakikat- Kuraniye yolunda yaptığını ileri sürdüğü fedakarlık; Kur’an, İncil ve Tevrat’ı harmanlayarak yeni bir kitapla din kurması ve herkesten üstün bir peygamberlik iddiası; neden Sultan Abdülhamit tarafından tımarhaneye kapatılmış olduğuna açık bir delildi.


-------------------------

-------------------------
[A’raf Suresi] 3. Rabbinizden size indirilene Kur’an’a uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
   
Full Member
***

Mesaj Sayısı: 106


Açıkçası bugüne kadar Said Nursi ,Nur cemaati vs ile ilgili eleştirileri abartılı buluyor,
mümkün olduğunca hüsni zan edip, abartıyorlar, onu demek istememiştir vs.
deyip duruyorduk.
Ama  "merhamet" adlı cemaat üyesinin yazdıklarını okudukça gerçekten büyük bir şok ve şaşkınlıkla
haklı olduklarını düşünmeye başladık.

Allah aşkına bu ne anlama geliyor:
Fakat, Said Nursi ayrıdır, Risale-i Nur ayrıdır. Risale-i Nurun rehberi, üstadı Kur'an olduğu için onun hatasız olması normaldir.
Burasının altını çizerek söylüyorum. Risale-i Nurun rehberi ve üstadı Kur'an olduğu için hatasızdır, kusursuzdur.
Bir düşünün, Kur'an gibi bir rehberi ve üstadı olan ve doğrudan doğruya Kur'anın manalarını tebliğ eden bir eserin hatasız olması kadar normal ve makul bir şey olamaz.


Risale-i nur tefsir ise eğer elbette ondan faydalanılır.İçeriğindeki ayetlerin doğru açıklamaları güzel olan bölümleridir ama sonuçta kul yazdığı için tümü kusursuz olamaz.
Bu mantıkla İbn-i kesir,Fahreddin Razi, Elmalılı vs. gibi Kuran ı açıklamaya çalışan bütün tefsirlerin kusursuz olması,yazarları kul olsa bile kitapların hatadan beri olması lazımdı ki böyle birşey YOK!

Şimdi artık düşünecek iki seçenek kaldı:

1- Said Nursi kendi zamanında elinden geldiğince Allah rızası için çalışmış bir alim idi.Böyle iddiaları yoktu.
Zamanla belki de daha o hayatta iken ,şeyh uçmaz mürit uçurur hesabı, çevresindekiler yazdıklarını  kutsal,
hatasız kusursuz göstermeye başlayarak bunu kitaplarına da sokarak,ona iftira etmeye başladılar.
Geriden gelenler de farkında olmadan bu iftirayı devam ettiriyorlar.

2-Said Nursi gerçektende kendisine Allah katından vahiyle "Kuran ı açıklayan kitap" geldiğine inanıyordu.O yüzden nasıl ki Peygamber as Kuran için bu benim kitabım diyemez,"bu kitap kusursuzdur,Allah ın kelamıdır" der.
Said Nursi de kalkıp kendisine vahiy geldiğini iddia ederek "ben acizim belki ama bu yazdıklarım ilahi" diyordu ki
böyle bir iddianın insanları nereye götüreceği de herkesin malumudur.

Şimdi bu 2 seçenekten hangisi doğru ?


-------------------------
« Son Düzenleme: 05 Mayıs 2012, 05:01:39 ÖS Gönderen: oruç »
   
Full Member
***

Mesaj Sayısı: 195


Kaya kardeşim,  siz başka bir yerde söylenen bir kısmı sadece alıp yapıştırdığınızdan, hakikati bilmediğinizden söyleyeceğim bazı ağır cümleler size karşı değildir..

Öncelikle, "reddiye" kelimesinden benim anladığım mana, nasıl ki sapanla yıldızlara taş atarak o ulvi yıldızları düşürmeye çalışan ahmak bir çocuk o taşları düşüremediği gibi, o taş geri dönüp o çocuğun kafasını kırıyor. Öyle de, Risale-i Nuru okumadan ve ihata etmeden ve sırf tenkid etmek niyetiyle Risale-i Nura atılan taşlar Risale-i Nura değil, mizansız olarak bu eleştirileri yapanlara isabet ediyor. Farkında olmadan ehl-i dalalete ve zındıklara yardım ediyor.

Ayrıca, bu iddiaların sahibi, ancak "ahsen-üül halıkin" gibi kelimelere bakarak "Kur'an Allahtan başka ilahlar ve halıklar olduğunu söylüyor" diyen bir kimse ve "Kur'an, namaza yaklaşmayın diyor" diyen bir bektaşi gibidir. Çünkü, altıbin sayfalık bir kitabın sadece bir kaç cümlesine hem de yanlış manalar vererek ve diğer altıbin sayfada o mesele ile ilgili izah ve açıklamalara bakmayarak tenkid ediyor.

Kaya kardeşim, daha önce bu iftiralara benzer ne iftiralar yapılmış ki, gördüğün zaman hayret edersin. Mesela İKİNCİ ŞUA da geçen şu cümle:"Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, "Lâ ilahe illallah" kelâmıdır."...Bu cümleyi göstererek haşa Bediüzzamanın peygamberlik dava ettiği iddia etmişler..Tabi ki Risale-i Nuru bilmeyen ve araştırma zahmetine girmeyen bazı zavallıların Risale-i Nura karşı hüsn-ü teveccühünü kırıp, su-i zanna vesile olmular. Oysa ki, bu cümleden önceki "Resul-i Ekrem ferman etmiş" cümlesini saklamışlar, gizlemişler. Yani, doğrusu şudur:Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ Yani: "Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, "Lâ ilahe illallah" kelâmıdır."
Şualar ( 9 )

İşte ehl-i dalalet ve zındıka ve İslam düşmanlarının böyle çok planları var. Sizin buraya aktardığınız meseleler de onlardan biri..Oyun aynı, tarz aynı..sadece iftiraların şekli değişmiş.

Söylediğin her bir meseleye cevap vermek için en az onlarca sayfa yazı yazmam gerekir. Fakat, ben en kısa ve icmali bir şekilde cevap vermeye çalışacağım.

Alıntı
bildigim kadariyla risale-i nur'da toplam 620 ayet tefsir edilmis.. peki geri kalan diger ayetleri nasil anlamaya calisiyorsunuz acaba ?

Kaya kardeşim, Risale-i Nur, Kur'anın binlerce ayetinde tekrar tekrar ehemmiyetle beyan edilen ve Kur'anın esasatı olan Tevhid, Nübüvvet, Haşir, ibadet ve adalet gibi meseleleri tefsir edip, tahkiki olarak ders veriyor. Sadece "onuncu söz" bile yüzlerce ayetin tefsiridir. Yani, senin dediğin gibi sadece 620 ayet değil...Risale-i Nur, Kur'anın tefsiri olduğu için, Kur'anın ehemmiyet vererek tekrar ettiği meselelere Risale-i Nur da ehemmiyet vermiş, tekrar tekrar ve tahkiki olarak ders vermiştir.

Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler'deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur'anındır ve Kur'andan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur'aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir.
Mektubat ( 369 )


Alıntı
1. -kuran ayetleri ve hadisi şeriflerin hatalı tevilleri

Bu iddia şeytanı dahi kandıramayacak derecede gülünçtür. Zaten cümle havada kalıyor. Ben bu sözü söyleyene meydan okuyorum. Kur'anın imana taalluk eden en temel meselelerinden bir kaç soru sorayım. Risale-i Nurdan daha ikna edici ve tahkiki cevap veren bir kimse veya bir eser bulursanız, ben Risale-i Nurdan vazgeçeceğim.

Alıntı
2. -kuran harflerinden mana cıkarmaya calısmalar. ki bunu tarihte hiçbir muteber müfessir kullanmamıştır.ne peygamber nede sahabe tabiin boyle bir mana cıkarma işi yapmamıştır bu tefsir usulune ve kuranın tefsir kaidelerine aykırıdır.

Bu meseleyi bir kaç yönden değerlendirebiliriz. Birincisi, Kur'anın her bir harfinin bile mucize olduğu ve bazen bir tek harfin bile bir hakikatler hazinesi hükmüne geçtiği muhakkaktır. Çünkü, Kur'an kışırsız iç ve kabuksuz bir lübdür. Yani, Kur'anda fuzuli bir tek harf bile yoktur. Bunun ispatını gerekirse yapabiliriz. İkincisi, eğer buradaki maksat ebced hesabı ise, buradada iki cihet var:Birincisi, Risale-i Nur yaklaşık altıbin sayfadır. Bu sayfalara baktığımızda Kur'an ve iman hakikatlerini tam bir vuzuh ile tahkiki olarak tefsir ettiğini görürüz. Ebced hesabı ise, bu altıbin sayfadan sadece 20-30 sayfadır. O da Risale-i Nuru bir derece tanımış, kıymetini anlamış bazı kimselere has olarak neşredilmiş. Yani, bu ebced ile ilgili mesele koca "SÖZLER" de yok.."MEKTUBAT" da yok.."LEM'ALAR" da yok.."ŞUALAR" mecmuasının en sonlarında neşredilmiş. Böyle olduğu halde 20-30 sayfa için altıbin sayfalık bir eser hakkında bu sözü söylemek, aynı içinde doksandokuz masum bulunan bir gemiyi, içinde bir tek cani var olduğunu zannederek batırmaya çalışmak gibidir..bu da zulümdür. Ayrıca, ebced ile ilgili kısım olan "BİRİNCİ ŞUA" isimli risale de, mahz-ı hakikattir. Öyle bir tarzda beyan edilmiş ki, zerre kadar insafı bulunan bir kimse kabul etmese de itiraz edemez. Gerekirse bunun da ispatını yapabiliriz.

Alıntı
3. -risalei nurun arşı azamdan - tıpkı kuran gibi - indigi iddiası
4. risalei nurun beşer sozu degil allah kelamı oldugu ve semadan munzel oldugu hatasiz oldugu iddiaları.ki sadece kuran vahiydir. hadis ise vahyi gayri metluvvdur.imam şafii el umm u yazdıktan sonra imam muzeniye al bak bu kitabi yazdım harika bir kitap hiç kusuru yok dedi.

ve imam muzeni kitabi okuduktan sonra dediki yaz sil yaz sil yani hatalar bulmustu. ve kitap baya degisiklige ugrayinca imam şafi dediki birdaha boyle soz etmeyecem ve anladımki kusursuz olan ancak kuranı kerimdir.. der..

5.-risalei nurun semadan allah tarafından inzal edildigi iddiasi malumunuzdur. ancak risalei nur osmanlıca bir eserdir ve içinde osmanlıca dil kıstaslarına aykırı pekçok hata mevcuttur. cenabı allah teala ve tekaddes hazretleri kuranı kerimi arap lisanı uzre inzal buyurdular lakin
onda hiçbir arapça dil kuralına aykırılık yoktur.
allah abes işten ve hata yapmaktan munezzehdir. eger o osmanlıca bir vahiy inzal etse idi ki etmemiştir. boyle demek küfürdür allahın son vahyi kuranı kerimdir başka vahyi yoktur ve olmayacaktır.
cenabı allah eger osmanlıca bir vahyde bulunsa idi elbette o lisanı çok iyi bildiginden o lisana ait eserde hiç hata yapmazdı. demekki risalei nuru allah inzal etmedi. yada fısıldamadı haşa. ozaman bu risaleleri
kim fısıldadı???

Kaya kardeşim, bu sözler, bir eseri okumadan ve hakkında bilgi olmadan, kulaktan dolma bilgilerle tenkid edenlerin söylediği sözlerdir. Siz de onların bu sözlerini taklidi olarak buraya taşıyorsunuz.

Öncelikle, Risale-i Nurun hiç bir yerinde "Risale-i Nur vahiydir veya Kur'an gibi semadan inmiştir" gibi bir iddia yoktur. Hatta Risale-i Nurun vahiy olmadığına dair çok sarih ifadeler vardır. Fakat, Risale-i Nur, Kur'anın tefsiri olduğuna ve Risale-i Nurdaki hakikatler Kur'anın malı olduğuna dair yüzlerce izah vardır. Ne yazık ki, Risale-i Nuru bilmeyen ve okuyamayan ve ihata edemeyen bazı nadanlar sırf tenkid etmek niyetiyle baktıkları için, Risale-i Nurda geçen bazı mecaz ifadelere yanlış mana vererek insafsızcasına tenkid ediyorlar. Risale-i Nur Kur'anı, Kur'anın hakiki makamı olan arş-ı azamda olduğunu söyleyerek, ondan gelen manaların da felsefenin değil, "mertebe olarak arş-ı azamda bulunan Kur'anın malı olduğunu, yani Risale-i Nurdaki hakikatler arş-ı azamdaki Kur'andan geldiğini nazara veriyor"...Risale-i Nurda bu mesele yüzlerce yerde başka hiç bir yere çekilmeyecek derecede ispatlıyor, izah ediyor. Risale-i Nurun Kur'anın malı olduğu ve Risale-i Nurdaki hakikatlerin Kur'andan mülhem olduğu yüzlerce yerde izah ediliyor. Böyle olmasına rağmen, bazı bektaşi kılıklı ahmaklar güya hazine bulmuş gibi, Risale-i Nuru insafsızcasına eleştirip, bazı ehl-i imanı Risale-i Nura karşı su-i zannına vesile olup, ehl-i dalalete ve zındıklara yardım ediyorlar.  

Alıntı
"Kadın şeytandır, ondan zinhar uzak durun"  saidi nursin muritlerine sözü...

Böyle bir söz Risale-i Nurda yoktur..iftiradır. Tam tersine Risale-i Nurun bir çok yerinde kadınların şefkat kahramanları olduğu ve Allahın bir hediyesi olduğu ve en tesirli öğretmen olduğu tekrar tekrar izah ve ispat ediliyor. Bu iddiayı şeytana bile yutturamazlar.

Alıntı
Bakın, Said Nursi nasıl devam ediyor…

“Değil bir sünnet olan muvakkat dünya zevcelerini (eş, kadın) almak, belki bu dünyada on huri de bana verilse idi, bırakmaya mecburdum ki; ihlas-ı hakiki ile hakikat-ı Kur’aniyeye hizmet edebileyim.”

Bu durumda; 11 defa evlenen Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (s.a.v), Hz. Ebubekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) Hz. Osman (r.a), Hz. Ali (r.a) ve Allah dini adına Kur’an’a hizmet etmiş, şehit düşmüş, zindanlara atılmış, tecrit edilmiş eş ve çocukları olan müminler, Kur’an’a hizmet etmemiş mi oldular?

Yine "bektaşimisal" bir cümleyi görüyoruz. Ne yazık ki, bu ahirzamanda bazı ehl-i imanda muvazene kaybolduğundan takdir ve tebrik edilecek bir halet bile tenkid ediliyor. Bakalım, Said Nursi ne diyor ve hangi şartları sayıyor. İnsafınıza havale ediyorum:

(Başka hariç memlekette mühim yerlerde ceridelerle sorulan "Neden sünnet-i seniyeye muhalif olarak mücerred kaldın?" sualine bir cevabdır.)

    Evvelâ: Mektubunuzu gayet hasta olan Üstadımıza okuduk. Üstadımız ise; "Ben şiddetli hasta olmasa idim, bu çok kıymetdar ve müdakkik ve mübarek kardeşlerime tafsilâtlı bir cevab yazacaktım. Fakat bu şiddetli vaziyetim müsaade etmediğinden gayet kısa, birkaç noktayı o mübarek ve samimî kardeşlerime ve hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarıma yazarsınız." dedi.

   Birincisi: Kırk seneden beri gayet dehşetli bir zındıka hücumu karşısında, her şeyini feda edecek hakikî fedakârlar lâzım geldiği bir zamanda, Kur'an-ı Hakîm'in hakikatına, değil dünya saadetimi, belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi feda etmeye karar verdim. Değil bir sünnet olan muvakkat dünya zevcelerini almak, belki bu dünyada on huri de bana verilse idi, bırakmaya mecburdum ki; ihlas-ı hakikî ile hakikat-ı Kur'aniyeye hizmet edebileyim. Çünki bu dehşetli dinsizlik komiteleri, öyle dehşetli hücumları ve desiseleri yapıyorlardı ki, bunlara karşı gelmek için a'zamî fedakârlık yapmak ve harekât-ı diniyesini rıza-i İlahî'den başka hiç bir şeye âlet yapmamak lâzım geliyordu.

   Bîçare bir kısım âlimler ve ehl-i takva insanlar, çoluk-çocuğunun maişet derdi için bid'alara fetva verdiler veya tarafdar göründüler. Hususan din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedî'yi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, a'zamî fedakârlık ve a'zamî sebat ve metanet ve herşeyden istiğna etmek lüzumu karşısında, ben bir sünnet-i seniye olan evlenmek âdetini terkettim ki; tâ çok haramlara girmeyeyim ve çok vâcibleri ve farzları yapabileyim. Bir sünnet yüzünden yüz günaha girilmez. Çünki o kırk sene zarfında birtek sünneti yerine getiren bazı hocalar, on kebaire ve haramlara girmeye, bir kısım sünnet ve farzları bırakmaya kendilerini mecbur bildiler.

 Saniyen: Âyet-i kerimede فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ ve hadîs-i şerifteki تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا gibi emirler emr-i daimî ve vücubî değildirler. Belki istihbabî ve sünnet emirleridir. Hem şartlara bağlıdır. Hem de herkes için her vakit değildir.

   Hem de لاَ رُهْبَانِيَّةَ فِى اْلاِسْلاَمِ "Ruhbaniyet İslâmiyette yoktur." manası, ruhbanîler gibi tecerrüd merduddur, hakikatsızdır, haramdır demek değildir. Belki خَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَ hadîsinin sırrı ile hayat-ı içtimaiyeye hizmet etmek için, içtimaî bir âdet-i İslâmiyeye terviçtir. Yoksa selef-i sâlihînden binlerle ehl-i hakikat inzivaya, mağaralara muvakkaten girmişler. Dünyanın fâni müzeyyenatından istiğna ve tecerrüd etmişler; tâ ki, hayat-ı ebediyelerine tam hizmet etsinler. Madem şahsî ve hususî kemalât-ı bâkiyesi için dünyayı terkedenler, selef-i sâlihînden çok var. Elbette hususî değil, küllî ve umumî olarak çok bîçarelerin saadet-i bâkiyeleri için ve dalalete düşmemeleri ve imanlarını takviye edip kurtarmaları için ve hakikat-ı Kur'aniye ve imaniyeye tam hizmet etmek ve hariçten gelen, dâhilde çıkan dinsizlere karşı dayanmak için, zâil ve fâni dünyasını terketmek, elbette sünnet-i seniyeye muhalefet değil; belki hakikat-ı sünnete mutabakattır. Ve Sıddık-ı Ekber'in "Cehennem'de vücudum büyüsün, tâ ehl-i imana yer bulunmasın." diye fedakârlıkta a'zamî sadakatın bir zerresini kazanmak fikriyle, bîçare Said bütün ömründe tecerrüdü, istiğnayı ihtiyar etmiş.

    Salisen: Risale-i Nur'un talebelerine "Başkaları evleniyorlar, siz tezevvüçten vazgeçiniz" denilmemiş, denilmez. Fakat talebeler birkaç tabakadır. Bir tabakanın hakikî ihlası kaybetmemek ve hakikî fedakârlık ve a'zamî bir sadakat taşımak için, dünya ihtiyaçlarına mümkün olduğu kadar ömrünün muvakkat bir kısmında bağlanmaması bu zamanda lâzım geliyor.
Hanımlar Rehberi ( 28 )



Alıntı
Said Nursi, hem Kur’an’ı Kerim’e hem de yetersiz gördüğü Hz. Muhammed (s.a.v)’a muhalifti. Peygamberimize vahiyle indirilen Kur’an’ı Kerim’in karanlık, verimsiz ve anlaşılmaz olduğu düşüncesiyle, “Kur’an’ın gizli gerçekleri Risalei Nur ile bize iniyor. Peygamber devrinde Kur’an’ın vahiy suretiyle inmesi gibi Kur’an’ın arştaki yerinden ve manevi mucizesinden feyiz ve ilhamla gizli gerçekler kesin delillerle iniyor. Dolayısıyla Risalei Nur, Kur’an’dan daha önemlidir. O gökten inmiş Kur’an’ın, doğunun da batının da üstünde olan arştaki yerinden alınmıştır. Son kitaptır” açıklamaları, kendisinin son peygamber olduğunu ve Risalei Nur’un da Kur’an’dan üstün ve son kutsal kitap olduğunu beyan etmişti. Dolayısıyla ihlas-ı hakiki ile hakikat- Kuraniye yolunda yaptığını ileri sürdüğü fedakarlık; Kur’an, İncil ve Tevrat’ı harmanlayarak yeni bir kitapla din kurması ve herkesten üstün bir peygamberlik iddiası; neden Sultan Abdülhamit tarafından tımarhaneye kapatılmış olduğuna açık bir delildi.

Bu iftiralara şeytan dahi "ben nasıl böyle sözler söyletebildim" deyip şaşırmıştır.  Çünkü, Risale-i Nur, Kur'anın nasıl mü'minlere her vakit ve daimi bir hidayet rehberi olduğunu ve insanların her ihtiyacına her vakitte nasıl deva olduğunu ve Kur'anın her ihtiyacımıza nasıl cevap verdiğini ve Kur'an'ın bazen bir harfi dahi bir hakikatler hazinesi hükmüne geçtiğini ve Kur'anın mucize derecesindeki icaz ve belağatını binlerce sayfada izah ve ispat etmiştir. Ayrıca, Muhammed aleyhisselamın son peygamber olduğunu ve bütün resüllerin ekmeli ve efdali olduğunu ve Alemlerin rabbinin en sevdiği habibi olduğunu ve bu kainatın Muhammed aleyhisselamın getirdiği nur ile ayatta durduğunu en dinsize dahi ispat etmiştir. Hatta her bir varlıktan Muhammed aleyhisselamın peygamberliğine delil getirmiştir. Kur'an ve Muhammed aleyhisselam hakkında bu iftirayı atan kimselere de yine meydan okuyorum. Gelsinler Kur'anın her vakit nasıl hidayet kaynağı olduğu konusunu ve nübüvvet meselesini ortaya açalım. Kur'anı Risale-i Nurdan daha mükemmel tarifini yapan ve nübüvvet hakikatini Risale-i Nurdan daha vazıh ve daha tahkiki olarak izah ve ispat eden bir kimse varsa ben davamdan vaz geçeceğim. Fakat, bu münafıkane iftiraları atanların buna yanaşacaklarını sanmıyorum.

Elhasıl, Kaya kardeşim uzun olmaması için çok kısa ve yüzeysel olarak yazdığım cevaplara istersen tafsilat verebilirim. Fakat, PEACEBLACKWATER kardeşime dediğim gibi, sırf bir şeyleri gerçekten öğrenmek ve hakikati bulmak maksadıyla yapılan eleştirilerin başımızın üstünde yeri var. Fakat, böyle iftiralar ile vefat eden bir kimsenin ahirette çekeceği var.

Bunun bu iftira ve isnad ve hatasından el'iyazü billah derim. Böyle hiç kimsenin hatırına gelmeyen ve bizi bilen hiç kimseyi kandırmayan isnadları, elbette kanun, siyaset ve idarenin haricinde bunda dehşetli bir mana hükmediyor ki; şeytanın da kimseyi inandıramadığı iftirayı ediyor.
Şualar ( 415 )



-------------------------
« Son Düzenleme: 07 Mayıs 2012, 12:51:11 ÖS Gönderen: merhamet »
   
Full Member
***

Mesaj Sayısı: 195


Açıkçası bugüne kadar Said Nursi ,Nur cemaati vs ile ilgili eleştirileri abartılı buluyor,
mümkün olduğunca hüsni zan edip, abartıyorlar, onu demek istememiştir vs.
deyip duruyorduk.
Ama  "merhamet" adlı cemaat üyesinin yazdıklarını okudukça gerçekten büyük bir şok ve şaşkınlıkla
haklı olduklarını düşünmeye başladık.

Allah aşkına bu ne anlama geliyor:
Fakat, Said Nursi ayrıdır, Risale-i Nur ayrıdır. Risale-i Nurun rehberi, üstadı Kur'an olduğu için onun hatasız olması normaldir.
Burasının altını çizerek söylüyorum. Risale-i Nurun rehberi ve üstadı Kur'an olduğu için hatasızdır, kusursuzdur.
Bir düşünün, Kur'an gibi bir rehberi ve üstadı olan ve doğrudan doğruya Kur'anın manalarını tebliğ eden bir eserin hatasız olması kadar normal ve makul bir şey olamaz.


Risale-i nur tefsir ise eğer elbette ondan faydalanılır.İçeriğindeki ayetlerin doğru açıklamaları güzel olan bölümleridir ama sonuçta kul yazdığı için tümü kusursuz olamaz.
Bu mantıkla İbn-i kesir,Fahreddin Razi, Elmalılı vs. gibi Kuran ı açıklamaya çalışan bütün tefsirlerin kusursuz olması,yazarları kul olsa bile kitapların hatadan beri olması lazımdı ki böyle birşey YOK!

Şimdi artık düşünecek iki seçenek kaldı:

1- Said Nursi kendi zamanında elinden geldiğince Allah rızası için çalışmış bir alim idi.Böyle iddiaları yoktu.
Zamanla belki de daha o hayatta iken ,şeyh uçmaz mürit uçurur hesabı, çevresindekiler yazdıklarını  kutsal,
hatasız kusursuz göstermeye başlayarak bunu kitaplarına da sokarak,ona iftira etmeye başladılar.
Geriden gelenler de farkında olmadan bu iftirayı devam ettiriyorlar.

2-Said Nursi gerçektende kendisine Allah katından vahiyle "Kuran ı açıklayan kitap" geldiğine inanıyordu.O yüzden nasıl ki Peygamber as Kuran için bu benim kitabım diyemez,"bu kitap kusursuzdur,Allah ın kelamıdır" der.
Said Nursi de kalkıp kendisine vahiy geldiğini iddia ederek "ben acizim belki ama bu yazdıklarım ilahi" diyordu ki
böyle bir iddianın insanları nereye götüreceği de herkesin malumudur.

Şimdi bu 2 seçenekten hangisi doğru ?

Oruç kardeşim, öncelikle, Risale-i Nurun hiç bir yerinde Risale-i Nurun vahiy olduğu ve Kur'anı açıklayan bir kitap olduğu gibi bir iddia yoktur. Risale-i Nurun yüzlerce yerinde Risale-i Nurun Kur'an hakikatlerinin manevi bir tercümesi olduğu tekrar tekrar izah ve ispat edilmiş.

 Risale-i Nurda şu ifadelere bir bakalım:

Yazılan bütün otuzüç aded Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir.
Sözler ( 653 )


Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız birtek cevherini göstereceğiz.
Sözler ( 351 )

 Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir
Sözler ( 547 )

Şu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskal zerre miktarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder.
Sözler ( 547 )

Bu mektub, mühim bir ilâç olup, dört âyetin hazinesinden dört küçük cevherine işaret eder
Mektubat ( 39 )

Bu ifadelerden anlıyoruz ki, Kur'an bitmez tükenmez bir hakikatler hazinesidir ve sonsuz bir hakikat denizidir. Risale-i Nur ise, bu hakikat hazinesinin bazı cevherlerini ve bu hakikat denizinin bazı katrelerini gösteren ve tercüme eden bir tefsirdir. Öyle ise, o hazine hatasız ve kusursuz olduğu gibi, o hazinedeki cevherlerin de hatasız ve kusursuz olması gerekir. Yani, Kur'anın lafızları kusursuz gibi, manaları da kusursuzdur. Mesela, ben desem ki:"Allah'ın ilmi, kudreti ve iradesi bütün kainatı ihata etmiştir" veya "Kur'anın icaz ve belağatı mucize derecesindedir" veya "Muhammed aleyhisselam hatemül enbiyadır"..Sonra da şöyle desem:"Bu cümleler Kur'anın manası olduğu için kusursuz ve hatasızdır"...Sonra da başka bir kimse bana dese ki:"Kusursuz ve hatasız olma sadece Kur'anın özelliğidir." Elbette ne kadar manasız bir söz söylediğini kıyas ediniz. Çünkü, Kur'an gibi her ciheti birden bilir ve irade eder bir zatın kelamı ile ondan çıkan manaları birbirleriyle muaraza ettirmeye çalışmaktır. İşte Risale-i Nur, doğrudan doğruya Kur'anı rehber ve üstad yapıp, doğrudan doğruya onun manalarını tercüme eden bir eserdir. Risale-i Nur, Kur'anın esasları olan tevhid, haşir, nübüvvet ve adalet ve ibadet gibi meseleleri öyle bir tarzda izah ve ispat ediyor ki, bunun fevkınde izah düşünülemiyor ve gösterilemiyor.  İman ve Kur'an esasları konusunda bütün ihtiyaçlarımıza kafi geliyor. Aklımıza gelen bütüm iman ve Kur'an esaslarına öyle cevaplar veriyor ki, insanın aklı, kalbi, ruhu ve nefsi ve bütün latifeleri o cevaptan tam tatmin oluyorlar. Eğer diğer bir tefsir de, hiç beşer fikri karışmadan doğrudan doğruya Kur'anın manasını aktarıyorsa, o manalara da hatasız ve kusursuz diyebiliriz.

Elhasıl, kusursuz ve hatasızın manası yukarıdaki manalardır. Bu meseleye delil bütün Risale-i Nur külliyatıdır.

Son olarak, aşağıdaki cümleleri dikkatli olarak okuyunuz:

Sözler namındaki yazılan risaleler, Kur’an-ı mu’ciz-ül beyanın bir nevi tefsir-i hakikisi olduğu ve o tefsirin te’lifinde merci’ ve me’haz ve hakiki üstad ve tam rehber sırf ayat-i Kur’aniye olduğu; ve fakir ve aciz bu müellifin hissesi onda sırf bir tercüman olduğu; ve doğrudan doğruya o risaleler Kur’an’ın hakaikı ve o hakaikin bürhanları olduğu ve Kur’an’ın elinde bir kılınç hükmünde olarak, o kal’a-i kudsiyeye gelen tehacüme karşı davranan ve manen Kur’an’ın manası ve layenfek ondan gelmiş manevi bir cüz’ü olduğunu; ve bütün kuvvetleriyle o Kur’an’a bakar ve işaret ederler. Ve onu hedef ittihaz ederler. Ve ayatından gelen sünûhat ve ilhamat olduğunu ve müellifinin ihtiyar ve iktidarının pek fevkinde bir tarzda olduklarını mükerreren ispat edip beyan ettiğimiz halde; Kur’an namına ve Kur’an hesabına rakabetkârane bunlara (Risale-i Nur’a) bakmak ve onlardaki i’caz-ı Kur’an’dan in’ikas eden cilvelerini Kur’an’ın hakiki i’caziyle muvazene etmek ve rakabetkârane onların sukutunu ve kesadını ve çürüklüğünü arzu etmek elbette Kur’an’a sadakat değildir. Çünkü Kur’an’ın elindeki kılıncı Kur’an’a çevirmek ve Kur’an’ın sadık hizmetkarını Kur’an’a karşı mübareze vaziyetini vermek; ve Kur’an’dan gelen ve Kur’an’ın nurundan ve mizan-ı i’cazında bulunan nurlarını Kur’an’a karşı muvazene etmek, elbette bir hıyanettir ve bir cinayettir.]
(Yazma 29. Mektup sh.34)

Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'anın bahir bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem'a-i i'caz-ı manevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuaı ve o maden-i ilm-i hakikattan mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek Kur'anın şerefine ve hesabına ve senasına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur'un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'an izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz. Gelecek âyetlerin işaratına bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbinlik ile ittiham edenlere hakkımı helâl etmem.
Şualar ( 686 )




-------------------------
« Son Düzenleme: 07 Mayıs 2012, 04:43:07 ÖS Gönderen: merhamet »
   
Full Member
***

Mesaj Sayısı: 106


Eğer diğer bir tefsir de, hiç beşer fikri karışmadan doğrudan doğruya
Kur'anın manasını aktarıyorsa, o manalara da hatasız ve kusursuz diyebiliriz.


diyerek  beşer fikri karışmayan! tefsir olduğunu iddia ediyorsunuz.
Beşer fikri karışmayan şeye tefsir denmez,ona ancak Allah ın kitabı denir.

Allah ın kitabını açıklamaya çalışan eserlere tefsir denir .
Sadece orjinal ayetlere hatasız kusursuz denir.

Ayetlerin manaları kulların dilinden acizane ilimleriyle ortaya koydukları hükümlerdir.
O kullar hata da yapabilir , doğru da yapabilirler,
bir konuyu çok güzel de anlatabilirler ,sıkıcı karışık da anlatabilirler.
kimine göre birinin, diğerine göre başkasının anlatımı daha anlaşılır gelebilir
ve bunlar kuldur,sırf ayetin manasını sizin yada başkalarının hoşuna gidecek şekilde ve
anlayabileceğiniz şekilde açıklamaları  sebebi ile yaptıkları şey kusursuz hatasız olmaz.

Ayet Allah tandır o yüzden kusursuzdur.
Manasını kullar çabaları,ilimleri ile ortaya çıkarmaya çalışırlar.
Sonrada yine de Allahu alem diyerek sözlerini bitirirler.

Kendi manasının %100 doğru olduğunu,kusursuz hatasız olduğunu iddia edene de
zaten alim denmez.
 
Size de bundan sonra ancak
selametle
denir.


-------------------------
   
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sayfa: 1 [2] 3 4 5   Yukarı Git Yanıtla    Anket ekle


Gitmek istediğiniz yer:  

Kuran Dersi | Vakıf Sitesi| Fetva Sitesi | Uygurca Site | Arapça Site | Rusca Site | Azerice Site | İngilizce Site | Almanca Site | SV Yayınları | Platform Sitesi 19 Aralık 2014, 11:19:48 ÖÖ
MySQL Kullanıyor Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006-2009, Simple Machines PHP Kullanıyor